31 Aralık 2008 Çarşamba
BU GÜZEL DÜNYA`YIMIZI KİM YAKIYOR
Prof.Dr.Cengiz Yalçın Uydu fotoğraflarından elde edilen bilgiler Antarktika eriyip yok mu oluyor? sorusunu gündeme taşımıştır.Ana kıtadan ayrılarak okyanusa gömülen buzulun büyüklüğü ve çökme hızı,konunun uzmanlarının da dahil çevre duyarlı toplulukları hayrete ve endişeye düşürmüştür.
500 milyon ton buzun eriyip denize karışması,gezegenimizin ilerde yaşaması olası büyük çevre felaketinin habercisi olarak değerlendirilmiştir.Uzmanlar Larsen B bölgesinin eriyip okyanusa karışmasının,yerkürenin geri kalan kısımlarına göre Antarktika`nın daha hızlı ısınmasına bağlamaktadırlar.Ölçümler bu bölgede sıcaklık artışının gezegenin diğer kısımlarına göre beş kat daha hızlı olduğunu göstermiştir.Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen,bulgular Antarktika`yı bir arada tutan ana buzulların bu ısınmadan şimdilik etkilenmediğini ortaya koymaktadır.Dolayısıyla Larsen B`nin erimesi bir tufana neden olmamıştır.Ancak küresel ısınmanın bir kanıtı olduğu açıktır.Kuzey kutba yakın bölgelerde buzullar erimekte bundan 30 sene önce karlar kaplı dağlar bugün kış aylarında bile kar yağışına ve buza hasret günler geçirmektedir
Gezegenimizin başına çorap örecek bu çevre felaketinin sorumluları kimlerdir?
17 yüzyılda başlayan endüstriyel devrim, pazı kuvveti yerine buhar gücünü ikame etmiştir.O zamana kadar toplumların sadece ısınmak ve barınmak için tükettikleri kömür ve odun bu keşiften sonra buhar elde etmek için tüketilmeye başlanmıştır.Kömür madenleri enerji gereksinimini karşılamak için her türlü insaf ölçülerinin dışında istismar edilerek kullanılmıştır.Buhar kuvveti ile işleyen fabrikalar kısa bir sürede Avrupa`nın endüstrileşmekte olan ülkelerini baştan aşağı kaplayıvermiştir.Petrol keşfi ise endüstrileşmeye,ulaşım sektörü nüde dahil ederek toplumsal değişimi çok değişik boyutlara taşımıştır.Artık fabrikalar gemiler arabalar trenler uçaklar bu mucize yakıtı kullanarak zenginlik ve refah üretmeye başlamıştır.
Ulaşım kısa zaman içinde tümüyle petrole bağımlı hale gelmiştir.Bilim ve teknolojideki bu gelişmeye paralel olarak sosyal yaşamda da değişivermiştir.Ortaçağ Avrupa`sının tarım üretimi ile yaşamlarını sürdüren köylüleri değişen koşullar altında ürettikleri ile geçinemez duruma düşmüşlerdir.Bir sene boyunca büyük emek harcayarak elde ettikleri tarım ürünleri endüstrinin çok kısa zamanda ve çok sayıda ürettikleri ile rekabet edemez hale gelmiştir.Değişimin tarım ile uğraşanlara dikte ettirdiği koşullar insanların tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişe uyum sağlaması ile son bulmuştur.Artık köylüler maden ocaklarına ve fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başlamışlardır.Köylüleri tarım işçisi olarak kullanan büyük toprak sahipleri ya birer birer yok olmuşlar veya elerindeki sermaye ile fabrika kurmaya soyunmuşlardır.Böylece sermaye sahiplerinden oluşan sınıf ile işçilerden oluşan yeni sınıf oluşmuştur.Bilimsel ardından gerçekleştirilen endüstriyel devrim ekonomide liberalizmi zenginlik yaratan tek seçenek olarak bütün dünya`ya kabul ettirmiştir.Sadece kendi çıkarlarını düşünen vahşi kapitalizmin temelleri bu dönmede atılmıştır.Bu değişim süreci,ünlü İngiliz yazarı Cronin`nin `Vadim o Kadar Yeşil diki` adlı romanına çok dramatik olarak yansıtılmıştır.Kömür ocaklarında çok düşük ücretler ile çalıştırılan köylülerin acı dolu yaşamları konu edilmiştir.İşçilerin istismarı sadece kömür ocakları ile sınırlı kalmamıştır.Fazla enerji fazla üretim fazla sermaye tutkusu,düşük ücretler ile fabrika işçilerini çalıştırmayı içerecek şekilde genişletilmiştir.Avrupa bu günkü zenginliğini ve siyasi gücünü Dünyanın doğal kaynakları ile kendi insanını istismar ederek elde etmiştir.Marksist felsefe ve onun siyasi yansıması komünizm bu istismara bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır.Sermayenin karşısında iş gücünü örgütleme çabasıdır..Şimdi dört yüz yıl süren bu tarihi kısaca özetlememizin nedeni küresel ısınmadan kimin sorumlu olduğunu ortaya koymak içindir.Fabrikalar ve ulaşım sektörü enerji gereksinimini kömür petrol ve doğal gaz yakarak karşılar.Bunlara fosil yakıtlar denir.Yerkürenin değişim sürecinde organik maddelerin,yani karbon içeren maddelerin,toprak ve tortul kütleler altında milyarlarca sene kalarak çürümesi sonucu oluşmuşlardır. Katı halde bulunanları kömür,sıvı halde bulunanları petrol.gaz halinde bulunanları ise doğal gazdır.Kömür,petrol ve doğal gaz yer altından çıkarılıp çeşitli amaçlar ile yakılınca içlerinde sakladıkları kimyasal enerjiyi ısı şeklinde açığa çıkarırken,karbon bileşiklerini başta CO2 olmak üzere atmosfere bırakırlar.Son yüz sene içinde fosil kaynaklı yakıtlardan salıverilen CO2 miktarı insanlık tarihi boyunca atmosferde biriken miktara neredeyse eşittir.Görüldüğü gibi sorunun yanıtı açıktır.Dünyayı çevre felaketine sürüklemesi olası küresel ısınmanın başlıca sorumluları kazançtan başka hiçbir çevresel ve insani değerle tanışmamış vahşi kapitalizmin kendisidir.
Şimdi Kyoto protokolünün peşinde koşarken gösterdikleri çabalar timsahın gözyaşlarından başka bir şey değildir
CO2 atmosferde nasıl bir değişiklik yaparak küresel ısınmaya neden olur?Sera gazları olarak bilinen CO2 gibi karbon içeren gazlar atmosferin dış tabakalarında toplanır.Güneşten gelen ışınların bir kısmı yeryüzünde soğurulur bir kısmı yansır.Yansıyan ışınlar atmosferin dış kısmında yoğunlaşmış sera gazı tabakalarına çarparak geri döner.Tabaka ne kadar kalınlaşırsa geri dönen ışın miktarı da o kadar artar. Buda sıcaklığın artmasına neden olur.Sera gazları atmosferin dış bölgelerinde yoğunlaşarak yerküreyi sanki bir yorgan gibi sarar.Bu yorgan kalınlaştıkça yansıyan ışın miktarı artar.Doğal süreçler sonucu oluşan tabakadan yansıyan ışınların sıcaklık artışlarına ve iklim değişikliklerine neden olması söz konusu olamaz.Tabakadan normalden fazla yansımaları,fosil yakıtlar ve diğer endüstriyel etkinlikler,yani insan eliyle üretilen sera gazları meydana getirir. Diğer taraftan,kuraklık,sel baskını gibi yaşam koşullarına etkisi çok kapsamlı iklim değişiklikleri sadece küresel ısınmadan değil:1. Atmosferin kimyasal yapısındaki değişimden,2. Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşan frekanslarındaki değişimlerinden,3 .Atmosfer-Okyanus-kara etkileşmelerindeki değişimlerden,4. Yüksekliği 20 km. ile sınırlı atmosfer katmanına enjekte edilen volkanik püskürmelerden,5 .Yeryüzü enerji dengesinin insan eliyle bozulmasından,kaynaklanırlar Volkanik püskürmeler hariç iklim değişikliklerinin esas nedeni çevre duyarsız insan faaliyetleridir.Son 1000 yıldır yerküre,özellikle belli bölgelerde gözle görülecek şekilde,insanlar tarafından tahrip edilmiştir.Bu ise yerkürenin çok uzun bir sürede kazandığı enerji dengesini bozmuştur.Tarih kitapları 1402 Ankara Meydan savaşında Timurleng`in fıllerini Çubuk ormanında sakladığını yazar.Bu gün bu bölgede orman tanımına uyan bir yer bulmak mümkün değildir.İnsan faaliyetlerinden kaynaklanıp küresel ısınmaya neden olan faktörlerin başında,atmosferdeki CO2 (Karbondioksit ) miktarının artması gelir.Bu artış,enerji üretmek için kömür,petrol,doğalgaz gibi fosil yakıtların kullanılmasının sonucudur.CO2 Dünyayı bir yorgan gibi sararak,güneş ışınlarının yerküreden yansıyarak atmosferi terk etmesine mani olur ve bunun sonucu sıcaklık artışı gözlenir.Sera etkisi olarak bilinen CO2 emisyonu ile birlikte fosil yakıtlar metan (CH4) azot dioksit (NO2) ve kükürt dioksit (SO2 gibi hava kirliliği yapan baca gazları da yayarlar.Havadaki su molekülleri ile birleştiklerinde aside dönüşmeleri kirliliğin önemini ortaya koyar.Ekonomik gelişme sürdükçe yaşam standartları artmakta,otomobil klima ve çeşitli ev aletleri gibi elektrik tüketimine dayalı alışkanlıklar yaygınlaşmaktadır.Nüfusu 2,5 milyar olan Çin ve Hindistan`da her bin kişiye düşen otomobil sayısında %0,1`lik bir artış,25 milyon yeni otomobilin trafiğe çıkması demektir.Dünya nüfusunda ne azalma ne de hayat standartlarında bir gerileme beklenmediğine göre,enerji üretim ve tüketim teknolojilerinin neden olduğu küresel ısınma ciddi bir çevre problemi olarak Dünya`nın ekonomik,politik gündeminde kalacaktır.Eğer Dünya nüfusu 1950 seviyesinde kalabilmiş olsaydı CO2 emisyonu bu günkü seviyenin %40 altında olurdu. CO2 emisyonu global ısınmaya neden olan ve insan eliyle yeryüzünde yapılan değişikliklerin `% 75 karşı gelir.Uluslararası politika ,küresel ısınmayı kısa vadeli ulusal çıkarların ötesinde bir çevre problemi olarak benimsemiştir.Dünya kamu oyu bu politikaya desteğini sürdürmektedir.Avrupa genelinde CO2 emisyonu 80`li yıllarda kararlı bir biçimde yılda %1,3 artmış,1990 yılından sonra artış yılda 1,1 düzeyine düşmüştür.Buna karşılık 1990 dan sonra Dünya`nın diğer bölgelerinde CO2 emisyonu ciddi artışlar göstermiştir. Özellikle Asya ve Orta Asya ülkelerinde artış % 6 gibi çok yüksek oranlarda gerçekleşmiştir.1980-1997 yıllan arasında Asya ülkelerinin CO2 emisyonu % 148 artmıştır.Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Komisyonu önderliğinde yapılan çalışmalar,CO2 emisyonuna sınır getiren 1997 Kyoto protokolü ile sonuçlanmıştır.Protokole göre ülkeler, 2000-2012 yılları arasında CO2 emisyonlarını 1990 seviyesinin % 5,2 altına çekeceklerdir.Ancak protokol ABD,Çin,Hindistan gibi CO2 emisyonu yüksek ülkeler tarafından onaylanmamıştır.Başkan Bush`un protokolü imzalamayacağını ilan etmesi büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştır.
Uluslararası politikalarda yaşanan olumsuzluklar,CO2 emisyonu üzerindeki politik baskıların yeterli olmayışı,değişik senaryoların üretilmesine neden olmuştur.20 inci yüzyılın başında çok sınırlı olan CO2 emisyonu,özellikle 1960 dan sonra başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin aşırı kömür tüketimi nedeni ile artmıştır.Bu artış kontrol altına alınamadan devam ederse 21 inci yüzyıl içinde CO2 emisyonun boyutları gezegenin doğal hayatını tehdit eden sınırlara yaklaşacaktır Ekonomiyi bu kadar yakından ilgilendiren fosil yakıtlı enerji üretiminden vazgeçmek çok ciddi radikal politik karar gerektirir.Böyle bir politik ortamın oluşmadığı ortadadır.En fazla CO2 emisyonu yapan ülkeler sanayileşmiş ve sanayi ötesi toplum özelliği kazanmışlardır.Bu ülkelerin,Kyoto protokolünden uzak durmalarının nedeni yeni enerji teknolojilerinin 20-30 sene içinde devreye gireceğine olan inançlarıdır.Şimdi bilim adamlarının ve çevre duyarlı sivil toplum örgütlerinin gündeminde, ``CO2 emisyonuna aldırmadan fosil yakıtlı enerji üretimi devam ederse,ne gibi değişimler meydana gelir? sorusu vardır.Bu değişimden,başta ormancılık,balıkçılık,tarım,turizm,insan sağlığı gibi yaşam kalitesini belirleyen temel parametreler etkilenecektir.Ormanlar için gerekli su miktarı ve sıcaklık arasındaki mevcut dengenin bozulması sonucu,bitki örtüsü ciddi değişikliklere uğrayacaktır.Değişen iklim koşulları kayıp edilen orman alanlarını dengeleyecek yeterli miktarda yeni orman oluşumunu sağlayamadığından, orman alanlarında azalmalar meydana gelecektir.Dolayısıyla geçimlerini orman ürünlerine bağlayan bölgelerde sosya-ekonomik problemler başlayacaktır.Bu günkü halin devamı senaryolarına dayandırılan sıcaklık artışları(3,5°C)gerçekleşirse izotermal enlemler 100-500 km. kutuplara doğru çekilecektir.Yüksek dağ silsilelerinin yerleşik buzul ve kar kaplı bölgelerinde erime sonucu meydana gelecek değişimler toprak su dengesini bozacak bölgelerin hidrolojik ve sosya-ekonomik yapısı değişecektir.Dünyanın belli başlı kış sporları merkezlerinde tatil süreleri kısalacaktır.Kutuplardaki buz dağlarının erimesi,golf-stream de dahil olmak üzere deniz ve kıtalar arasındaki mevcut termal dengeyi bozacak akıntıların yön değiştirmelerine bile neden olabilecektir.Normal olarak yaz aylarında eriyip kış aylarında tekrar donarak kendi arasında bir denge oluşturan buz dağları daha çok sayıda eriyip daha az sayıda donacaklardır.Bu çözülme devam ederse geçen yüzyılda yükselen deniz seviyesi daha da yükselecektir.Bu ise büyük bir kısmı deniz kıyılarında bulunan verimli ovaların sular altında kalması sonucunu doğuracaktır.Günümüzde açlık problemine çözüm bulamayan Dünya daha derin bir problem ile karşı karşıya kalacaktır.Kıyılardaki yerleşik düzen değişecektir.Ciddi boyutlarda toprak ve bitki erozyonu ile karşılaşılacak pek çok bitki türü bir daha görülmemek üzere ortadan kalkacaktır.Artan sıcaklık buharlaşmayı da artıracak toprağın nem oranı düşecek çölleşme hızlanacaktır.Deniz kenarındaki deltalarda habitat artan tuz oranı sonucu bozulacak tatlı sularda yaşayan veya yumurtalarını tatlı sulara bırakan pek çok balık türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.Yeraltı sularının tuz oranları artacak, dünyanın bugün karşılaştığı tatlı su açığı büyüyecek,su azlığı çok ciddi uluslararası çatışmalara neden olacaktır.Deltalar,mercan adaları ve kayalıkları risk altına gerecektir.
Bu günkü halin devamı koşulu altında tasarlanan senaryolara göre CO2 emisyonu,Kyoto Protokolünün öngördüğü karbon vergisi yaptırımının hayata geçirilmemesi halinde,giderek artmaya devam edecektir.Ancak sürdürülebilir kalkınma modellerinin kurgusuna uygun olarak CO2 emisyonu yapmayan,yeni teknoloji arayışlarına hız verilecektir.Ulaşım, sanayi ve elektrik üretimi gibi sektörlerde yenilikçi teknolojiler CO2 emisyonu yapanların yerine ikame edilecektir.Elektrik üretimi,ulaşım ve sanayi CO2 emisyonuna neden olan başlıca sektörlerdir.1997 rakamlarına göre CO2 emisyonu 4000 milyon tondan 2020 yılında 5000 milyon tona yükselecektir.Buna göre 2020 yılında ulaşım sektörü %28,elektrik üretim sektörü %34,ısınma %15,sanayi,%10,diğer sektörler de %13 oranında CO2 emisyonuna neden olacaklardır.Kyoto Protokolüne göre global ısınmaya neden olan gazlar karbondioksit (CO2) metan (CH4), azot dioksit (NO2),hidroflorokarbon (HCF), porflorokarbon (PFC) ve sülfirikhekzoflorid (SF6) dır .Bu gazlar arasında en etkin olanı karbon dioksitir.1 ton CO2 gazınım neden olduğu ısınma etkisini 21 ton metan 310 ton azot dioksit yapar Dolayısıyla önlemler enerji üretim sanayi ve ulaşım sektöründe CO2 üretmeyen yenilikçi teknolojileri uygulamaya koymaktır.
Bor bileşiklerinden (NaB2OH) kimyasal reaksiyonlar sonucu elde edilen hidrojenin, yakıt pillerinde kullanılma olasılığı, önümüzdeki 10 yıl içerisinde ulaşım sektöründe CO2 yaymayan yeni bir yakıtı piyasaya sunacaktır.Dünya bor rezervlerinin 60`na sahip Türkiye bor yataklarından ekonomik değer üretmeyi projelendirmek durumundadır.Bu teknolojiyi diğer bir yazımızda konu edineceğiz.
TEKNOLOJİ SÖZLÜĞÜ
İşte teknoloji terimlerinin anlamları..JAVABir programlama dili ve bununla birlikte bir platformdur. Birbirinden farklı aygıtlarda çalışabilen Java, bu aygıtlar arasında iletişimi kolay hale getirir. Son zamanlarda daha çok cep telefonu ve benzeri mobil cihazlarda kullanımı yaygınlaşan Java’nın kişisel birlgisayarlar ve kurumsal sistemler üzerindeki etkisi de tartışmasız olarak büyüktür. Masaüstü bilgisayarlarda Java uygulamalarının çalışması için herhangi bir ayara gerek yoktur. 3K (Üçüncü Kuşak) İletişim teknolojileri dünyasına son yıllarda damgası vuran 3K, mobil iletişim cihazlarının İnternet’e yüksek hızda erişmesine olanak sağlayan ve farklı teknolojilerin bir araya gelmesiyle oluşan bir kavram. Bu teknolojik olgu, video ve karmaşık uygulamalar gibi yüksek bant genişliğindeki içerikleri görüntüleme ve görüntülü telefon görüşmelerine olanak sağlıyor. 3K’yı halihazırda etkin olarak kullanan ülkelerin başında Japonya ve Güney Kore gelmekte. MegapikselSayısal kameralar ve tarayıcılar gibi görüntüleme cihazlarının görüntü çözünürlüğünü açıklamak için kullanılan ölçü birimidir. Bir megapiksel, bir milyon resim birimi ya da piksel içerir. 1 megapiksel, 1 milyon pikselden oluşur. Cep telefonlarında yaygın olan 1.3 megapiksel çözünürlük yetenekleri varken, sayısal fotoğraf makinelerinde 5 megapiksel yaygın olarak görülmektedir. Profesyonel modellerde ise bu değer çok daha yüksektir. DNSAlan adı sistemi, sunucunun ve ona bağlı istemcilerin internet kayıtlarının tutulduğu bir tür veritabanıdır. Siz bir siteye erişmek istediğinizde, DNS sayesinde hangi site nerde , hangi IP hangi bilğisayara ait olduğu belirlenir, ve istediğiniz yere erişirsiniz. Bu sistem istemcilerin ve sunucuların isimlerini, alan adını ve IP numarası gibi bilgileri içerir. Wi-Fi Wi-Fi veya Kablosuz Yerel Alan Ağı (WLAN), kablo yerine 802.11a, 802.11b veya 802.11g radyo frekansı kullanan ve çeşitli kablosuz İnternet bağlantıları sağlayan orta boyutta bir BT ağıdır. Wi-Fi veya Yerel Ağ`ın olduğu yeri biliyorsanız, web içinde gezebilir, e-posta gönderip alabilir ve özel şirket ağınıza erişebilirsiniz. Bu ağ sürekli olarak hareket halinde olan durumundaki çalışanlar için idealdir. Son zamanlarda ev ve küçük ofislerde de, taşınabilir bilgisayar kullanımının artması sebebiyle kullanımı popülerleşmiştir. Bas-KonuşGenellikle, cep telefonlarının kullanıldığı bir “walkie-talkie” servisi olarak tanımlanır. Hücresel üzerinden Bas Konuş (PoC), hücresel şebeke üzerinden bire bir ve grup konuşmalarını mümkün kılan bir servistir. Düğmeye bir kez bastığınızda herkes sizi duyar, düğmeyi bıraktığınızda, diğer kişiler size yanıt verir. "Push-to-talk over Cellular" olarak adlandırılan sistemde, özellikle gruplar için keyifli bir iletişim yolu oluşturacak. WiMAXEv ve ofislerin yanı sıra havaalanı ve otel gibi halka açık ortamlarda da kullanımı hızla yaygınlaşan Wi-Fi kablosuz İnternet bağlantı teknolojisinin kardeşi WiMax (802.16a), 75 Mbps bağlantı hızı sunabilen bir kablosuz bağlantı standardı. Yer altından kablo döşenmesi mümkün olmayan, zorlu yerleşim yerlerinde büyük avantajlar sağlayacak WiMAX`in fiyat ve performans dengesinin oturması birkaç yılı bulacak. WLANAçılımı Local Area Netwotk (Yerel Alan Ağı) olan LAN’ın önüne Wireless (kablosuz) kısaltmasının eklenmiş halidir. Kablosuz Yerel Alan Ağı, mevcut kablolu ağlara ilave olarak kurulabilir veya alternatif bir seçenek şeklinde kullanılabilir. Ağa bağlı bilgisayarların birbiriyle ve uzak ağlarla olan iletişimlerini kablosuz olarak sağlayan WLAN, veri iletimini hava üzerinden elektromanyetik dalgalar halinde taşıyarak, kablo bağlantılarını azaltan bir çözümdür. WLAN uygulamaları, kullanıcının hareket imkanını kolay bir kurulumum rahatlığı ile birleştirir. GPRSCep telefonu ve diğer taşınabilir cihazların, bulunulan yerden bağımsız olarak, İnternet Protokolü (IP) ağı üzerinden standart çevirmeli telefon hattıyla aynı hızda veri gönderip almasını sağlayan teknolojidir. Taşınabilir cihazlar, GPRS (General Packet Radio Service) özelliğini kullanarak web üzerinde gezinti yapabilir, e-posta alıp gönderebilir, veri ve medya yükleyebilir. Buna ek olarak dizüstü bilgisayarınıza ve diğer mobil cihazlara da bağlantı işlevi görebilir. GPRS kullanıcıları, bu özellik ile Internet`e sürekli bağlı olduklarından "her zaman açık" şeklinde nitelenirler. Sahada çalışanlar kısa mesajları kullanarak iş durumlarını raporlayabilir ve destek isteyebilir. KızılötesiRenk tayfında kırmızının altında kalan ve gözle görünmeyen ışık dalgasıdır. Genellikle uzaktan kumandalarda basit işlemler yapmak ve taşınabilir cihazlarda dosya transferi için kullanılıyor. Tıp alanında da yoğun kullanımı bulunan bir teknoloji. İki kızılötesi cihazın haberleşmesi için “göz göze” gelmeleri şartı bulunuyor. Etki alanı çok kısıtlı olduğu için, kızılötesinin yerini günümüzde Mavidiş gibi, radyo dalgalarıyla iletişim kuran modern protokoller almaktadır. MavidişSon zamanların popüler iletişim yöntemi olan Mavidiş (Bluetooth), en çok on metre uzaklıkta bulunan Mavidiş özelliği aktif durumda olan cihazları birbirine bağlayan, tüm dünyada kullanılan bir radyo frekansıdır. Bu özellikle dizüstü veya avuçi bilgisayarları başka dizüstü bilgisayarlara, cep telefonlarına, kameralara, yazıcılara, klavyelere, hoparlörlere ve bilgisayar faresine bağlayabilir. Uyumlu çalışma araçlarını tam bir işlevsellik içinde bir arada kullanmayı sağlayan bir kişisel ortam ağı (PAN) oluşturarak, Mavidiş özelliği etkinleştirilmiş cihazlar arasında hızlı ve kolay erişim sağlar. BlackBerryBlackBerry, profesyoneller ve ileri seviye kullanıcıların bilgilerine ulaşmak için varolan çözümlerden biri olmasının yanında bir iletişim cihazıdır. Hareket halindeyken devamlı olarak iş yada kişisel e.postalarına ulaşmak isteyen kullanıcılar için bir çözüm sunarken aynı zamanda telefon, kısa mesaj, internet ve WAP tarayıcısı, adres defteri, ajanda gibi özellikleri de barındırıyor. BlackBerry, Push (itme) teknolojisini kullanarak posta kutusuna gelen e.posta, toplantı isteği gibi bilgileri eş zamanlı olarak BlackBerry cihazına taşır. Postaları almak için hiçbir yere bağlanmak, arama yapmak gibi işlemler yapmaya gerek yoktur. ADSLAsymmetric Digital Subscriber Line sözcüklerinin baş harflerinden oluşan ADSL (Asimetrik Sayısal Abone Hattı), mevcut telefonlar için kullanılan bakır teller üzerinden yüksek hızlı veri, ses ve görüntü iletişimini aynı anda sağlayabilen bir modem teknolojisidir. Geniş bant erişimi sağladığından dünyada internet kullanıcıları tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır. ADSL’de telefon hattı üzerinde kapasiteyi daha verimli kullanmak amacıyla sayısal kodlama teknikleri kullanılır. Asimetrik yapısı nedeniyle internet ya da benzer veri kaynaklarına ulaşıp tek yönde veri aktarımı yapmak isteyen müşteriler için en elverişli uygulamadır. e.PCKişisel bilgisayarların ev içindeki televizyon, radyo, oyun, müzik çalar, DVD gibi eğlence uygulamalarını çalıştırmasına olanak veren yeni nesil modellerine verilen isimdir. Salonlarda bulunan e.PC’ler tüm ev bireylerini ilgilendiren işlevleri büyük ve kaliteli ekranında ve kablosuz uygulamalarıyla sunuyor. E.PC’ler donanımla birlikte, gelişmiş bir yazılım platformuna sahip ve bilgisayar açılmadan bile bazı uygulamalar çalıştırılabiliyor. MP3İnternet dendiğinde akla gelen birkaç terimden biri olan MP3, MPEG (Motion Pictures Experts Group) Layer 3`ün kısaltmasından oluşmuş, dünyanın en yaygın müzik biçimi ve ses sıkıştırma biçimidir. Sıkıştırma algoritmaları geliştirilmeden önce bilgisayarlarda ses örnekleri wav, pcm, voc, au, snd gibi biçimlerde saklanıyordu. Bu biçimler insan kulağının duyamayacağı ses frekanslarını da depolayarak dosyanın şişmesine yol açtığı için, CD kalitesinde 3-5 dakikalık bir ses kaydının saklanabilmesi için 50 ila 70 MB arasında bir sabit disk alanı gerekmekteydi. MP3 ise, müzik dosyalarını CD kalitesinde, eskiye nazaran 16`da 1 oranında sıkıştırarak bir devrim yarattı. Bugün dünyanın en yaygın müzik biçimlerinden biri olarak ticarileşiyor. GenişbantAlışılagelmiş yavaş ve kesintili bağlantının tam tersidir “genişbant”. Yüksek hızda veri transferi teknolojisinin genel adı olarak kullanılmakta olup, bu teknoloji ADSL, kablolu ve uydulu olmak üzere üç farklı şekildedir. Hızlı ve kesintisiz olması sayesinde genişbant üzerinde yüzlerce uygulama ve fonksiyon kullanılabilir. Örneğin İnternet üzerinden TV kalitesinde kesintisiz film izlemek, ses kalitesi yüksek radyolar dinlemek, ve her türlü dosyayı hızlı biçimde bilgisayara indirmek mümkündür. Sesli ve görüntülü iletişim de genişbant İnternet’in sunduğu nimetlerden biridir. Ağ üzerinden başkalarıyla gerçek zamanlı oyun oynamak da son derece rahat olur genişbant ile birlikte. Akıllı KartCep telefonlarımızda yaygın olarak kullanılan ve üzerinde pul büyüklüğünde bir bilgisayar bulunan kartlar, ‘akıllı kart’ olarak adlandırılıyor. Akıllı kart teknolojisinin veri saklama kapasitesi arttıkça, yakın gelecekte, kimlik kartı, kredi kartı, sosyal hizmetler kartları, nüfus cüzdanı, ehliyet ve pasaport yerine geçen tek bir kart olacak. USB (Universal Serial Bus)Evrensel Seri Yolu, bilgisayarların diğer cihazlarla iletişim kurması için geliştirilmiş bir veri yolu standardır. USB, iletişim standartlarında yeni bir bağlantı şeklidir. Geleneksel seri ve paralel portların yerini almak ve evrensel bir standart oluşturmak hedefiyle üretilmiştir. USB, bağlandığı alete güç de verir. 12 Mbit/s ve 1.5 Mbit/s veri transfer hızı sağlar. Günümüzde USB’den bağlanarak çalışan peçok ürün çeşiti bulunmaktadır. Oyun kumandasıJoystick olarak adlandırılan bu cihaz, kişisel bilgisayarlar kadar uzun bir geçmişe sahiptir. Türkçe’ye çevrildiğinde “zevk çubuğu” gibi bir anlama gelen joystick, oyun kumandası olarak tanımlanabilir. Bilgisayar, atari ve konsol oyunlarının yön ve fonksiyon düğmeleriyle yönetilmesi işine yararlar. Günümüzde cep telefonlar ve yeni kuşak teknolojik cihazlarda bu teknolojiden faydalanılıyor. İşletim SistemiBilgisayarları çekip çeviren işletim sistemi temel olarak, belli girdileri alıp derleyen ve sonuçları üreten program olarak tanımlanabilir. İşletim sistemi çekirdek (kernel), kabuk programı (shell), dosya yapısı (file structure) ve uygulamalardan oluşur. Kabuk programı kullanıcı ile işletim sistemi arasında bir arayüz oluşturur. Kullanıcıdan komutları alır ve çalıştırılmak üzere çekirdeğe yönlendirir. Dosya yapısı bilgilerin hangi şekilde oluşturulacağını ve depolanacağını belirler. Dizinler, dosyalar ve alt dizinlerden oluşur. Uygulamalar ise editörler ve derleyiciler gibi özel işlevleri yerine getiren programlardır. CentrinoIntel Centrino Tekonolojisi Intel Pentium M Processor, Intel PRO/Wireless Network Connection 802.11b ve Intel 855 PM Chipset bileşenlerini içeren bir mobil platformdur. Daha ince ve hafif, daha uzun pil ömrüne sahip, kablosuz bağlantı özellikleri entegre, gelişmiş mobil cihazlara olanak sağlar. Yalnızca bu 3 bileşeni içeren (İşlemci, Chipset ve Wireless) sistemler centrino olarak adlandırılmaktadır. Yeni Intel M işlemciler daha az güç kullanıp daha az ısınırlar. İşlemci boyut olarak da daha küçüktür. Bu özellikler, daha uzun pil kullanım süresi ve daha yüksek performans sunmaktadır. EDGE2003 yılında ABD`de kurulumuna başlanan ve Türkiye`de ilk olarak geçtiğimiz hafta Turkcell tarafından sunulmaya başlanan EDGE, Enhanced Data rates for Global Evolution teriminin başharflerinden oluşuyor. Bu teknolojinin sunduğu en önemli hizmet, yüksek hızlı İnternet erişimi. Teknik olarak saniyede 384 kilobit veri transferine izin veren EDGE altyapısı dolayısıyla saniyede 48 KB hızında veri çekmeyi mümkün kılıyor. Bu hızı EDGE uyumlu cep telefonlarında olduğu kadar dizüstü ve el bilgisayarlarına takılabilen kartlarla kapsama alanında ve EDGE desteği sunulan her bölgede kullanmak mümkün. DVDDigital Video Disc yada Digital Versatile Disc olarak adlandırılan bir optik disk teknolojisidir. Esasında içinde büyük data depolanan, hızlı, içinde video, ses, bilgisayar datası, çeşitli bilgiler bilgiler içeren CD büyüklüğünde yeni bir formattır. Bu özellikleri ile ses CD leri, video teyp, laserdisk, CD-ROM ve oyun kartuşlarının yerini almaktadır. Kiosk Genel kullanıma açık alanlarda, İnternet`te her türlü yapmayı mümkün kılan bu ana özelliğine ek olarak ihtiyaca uygun olarak danışma hizmeti veren, reklam amaçlı olarak kullanılabilen, İnternet üzerinde indirimli telefon görüşmesi yapılabilen ya da eğlence oyun amaçlı kullanılabilen kişisel bilgisayar üzerinde çalışan otomattır.
Apophis Dünyamıza çarpacak mı?
Prof:Dr.Cengiz Yalçın 2004 yılında gökbilimciler yerküreye çok yüksek hızlarda yaklaşan devasa bir asteroid keşfettiler ve eski Yunancada yok edici anlamına gelen Apophis ismini verdiler. Herkesi bir telaştır aldı. Acaba 65000 sene önce Dünya`ya çarparak dinazorları yok eden asteroit gibi Apophsis`te bir felaket habercisi mi idi?
Yapılan ilk hesaplar, bu büyük gökcisminin dünyaya çarpa olasılığını %1 olarak vermiştir.Ancak hızı ve yörüngesi hakkında daha ayrıntılı bilgiler elde edildikçe, davetsiz misafirin 2029 yılında yerküreye 32000 km kadar yaklaşacağı ve çarpma ihtimalinin %3 olacağını göstermiştir. Yerküreye asteroit`lerin çapması ender de olsa rastlanan bir olaydır. 50000 sene önce Arizona 1908 senesinde Sibirya asteroitlere ile tanışmıştır. Arizona krateri çarpışmanın olağan üstülüğünü gösterir. Sibirya da 2000 km karelik ormanı yakıp yıkmış araziyi dümdüz etmiştir.
Şekilde masum bir asteroit`in meydana getirdiği krater gösterilmiştir.Apophis`in az da olsa Dünya`ya çarpma olasılığı ciddi bir endişe yaratmıştır.ABD uzay ve havacılık dairesi NASA ve Avrupa uzay ajansı yerkürenin başına dert açacak asteroitleri ciddiye alarak ayrıntılı bir çalışma yapmayı kararlaştırmışlardır. Uzay mühendisleri ve gökbilimciler yerküre ile kesişecek yörüngelerde ve hızlarda hareket etmekte olan asteroit`lerin yörüngelerinin nasıl değiştirileceğini araştırmaktadırlar. Bu hem teorik açıdan hem de teknik açıdan kolay bir iş değildir. Nasıl yerküre atmosferine giren her cisim Dünyanın merkezine doğru gittikçe artan hızlarda düşerse çok uzaklardan yakınımıza gelen asteroit`lerde benzer şekilde yeryüzüne düşerler ve derin çukurlar açarlar.Büyük bir asteroit`in,örneğin karaya değil de Akdeniz`e veya okyanuslardan birine düşmesi tusunamiye bile neden olabilir. Yani Dünya bir doğa felaketi ile karşı karşıya kalabilir.Bu bilinmeyenler olayın önemini artırmaktadır. Ay Dünyadan 38000 km uzaktadır.Yapılan hesaplar Apophis`in Dünya`ya Ay`dan daha yakın bir konumdan geçeceğini göstermektedir.
Böylesine yüksek hızlarda hareket etmekte olan bir asteroit`in yerküreye bu kadar yaklaşması akılları karıştırmıştır. Şayet gerçekten böyle bir çarpışma yaşanırsa sonuçlarının ne olacağı tahmin edilemez.Bu endişeleri paylaşan gözlem evleri yerküreyi tehdit etmekte olan tüm asteroit`leri dikkatle izlemektedirler. Yörüngelerinden saptırılan asteroitlerin,Apophis örneğinde olduğu gibi,yerküreyi tekrar tehdit etmeleri yörünge üzerinde bulunan dar bir koridordan geçmeleri nedeni ile meydana gelir.Önemli olan asteroit`lerin bu dar koridor dışına itilerek yerküreyi tehditten kurtarabilmektir.Gelecekte de Dünya`ya çarpma olasılıkları sıfır olmayan asteroitler gözlenecektir.NASA yörüngeleri yerküre yakın,boyutları 1km ve daha büyük tüm asteroitleri belirleyen bir çalışma yürütmektedir.1994 yılında Shoemaker kuyruklu yıldızının Jüpeter`e çarpması ve çarpışmanın gözlenmesi ,bir gezegen ile bir kuyruklu yıldızın veya bir asteroitin çarpışmasının düşük bir olasılık olmadığını kanıtlamıştır.Yani uzayda kozmik trafik kazaları olup durmaktadır.Toplum,özelikle bilimsel çevreler yerkürenin de böyle bir risk taşıdığının farkındadır.Geçmişte Hayley kuyruklu yıldızının felaket getireceği inancı yerküreye çarpacağı endişesinden kaynaklanmıştır.Newton kanunları Hayley ile yerkürenin çarpışma olasılığını sıfır olarak verir,ancak bu asteroitler içinde sıfır olacağı anlamına gelmez.
Uzmanlar yerküreyi tehdit eden kozmik külhanbeyleri roketler ile vurulup üzerlerinde nükleer bombalar patlatarak yörüngelerinden saptırmayı ve Dünyadan uzaklaştırmayı düşünmektedir. Uzayda hiçbir yere bağlı olmadan aylak aylak dolaşan serseri asteroitleri böylece yerküreden uzaklaştırılmayı planlamaktadırlar.Düşünülen diğer bir teknik ise asteroit`in yakınında bulunan yörüngeye bir uydu oturtmaktır. Uydunun asteroit`e uygulayacağı gravitasyon yani kütle-çekim kuvvetinin,bir moloz yığını olan asteroitleri parçalara ayırarak dağıtacağı düşünülmektedir. Kütlesi azalan asteroit yörüngesini değiştirerek yerküreden uzaklaşır. Bu tekniğin uygulanabilmesi için asteroit yörüngesinin kesin olarak bilinmesi gerekir. Böyle bir uzay projesinin maliyeti yüzlerce milyon doları bulur. Şekilde bir astereoit`in yerküreden atılan bir roketle parçalanmasının temsili bir çizimi verilmiştir.
Çok sayıda bilim insanının üzerinde ciddiyetle durduğu,ABD ve AB Japonya gibi gelişmiş ülkelerin bütçelerinden önemli miktarlar ayırarak,anlamaya çalıştığı asteroitler ne menem şeylerdir?Nasıl meydana gelmiş,nasıl hareket ederler? Nelerden yapılmışlardır?Esasında hiçbir kimse bir asteroit`i yakından görmemiştir.Büyük bir olasılıkla Ay`a benzeyen gök cisimleridirler. Ay`ya göre küçük kütleli olmaları nedeni ile hiçbir uzay gemisi asteroit nedeni ile yolundan sapmamış ve hiçbir astronot böyle bir gök cisminin varlığının farkına varamamıştır.Optik teloskoplar ile yapılan gözlemlerden şekillerinin armuttan elmaya,büyük bir kuru fasulyeden yılan başına,kadar her şeye benzediği görülmüştür.Yani asteroitlerin belli bir şekli yoktur .Şekilde, Eros ve Gaspra ve Mathilde asteroitlerinin fotoğrafları verilmiştir Gaspra Eros MathildeGüneş sistemi içinde asteroitler genelde Jüpiter ile Mars yörüngeleri arasında oluşan kozmik bir kuşak üzerinde bulunurlar. Bunlardan bazıları Mars yörüngesine bazıları Jüpiter yörüngesine yakın konumdadırlar. Ayrıca Jüpiter yörüngesi yakınlarında Trojan asteroitleri yer alır. Bunlar Dünya için bir tehdit oluşturmaz. Mars ve Dünya arasındaki asteroit yoğunluğu Jüpiter ve Mars arasındaki yoğunluğa göre çok düşüktür. Sanki güneş sistemi oluşurken yerküre kütle-çekim kuvveti perdelemesi ile asteroit çarpmalarından korunmuştur.Buna rağmen perdelemeden kurtulan az sayıda asteroit Dünya yörüngesine yakın konumlardan geçerler. Aphosis de perdelemeyi delen bir asteroittir.Mars yörüngesine yakın kuşağı oluşturan asteroitler genelde taş ve demir içeren gök cisimleridir.Dış kuşakta yer alan asteroitler ise koyu renkli karbon içeriklidirler. Güneş sistemi içinde asteroitlerin oluşturduğu kuşak şekilde verilmiştir. Temsili çizimden görüleceği gibi Jüpiter ve Mars arasında yer alan milyonlarca asteroit Jüpiter`in kütle-çekim alanından kurtulması düşük bir olasılıktır. Sanki Güneş sisteminin devasa gezegeni Jüpiter büyük kütlesi ile Dünyayı asteroit bombardımanından korur.
Gaspra boyutları19x12x11km olan ,1991 yılında Galileo adına düzenlenen Jüpiter yolculuğunda görüntülenmiş bir asteroittir.Üzerindeki konkav görünümlerin krater olmayıp ana asteroitten koparken meydana geldiği düşünülmektedir. Gaspra`nın zayıf,düzgün olmayan bir gravitasyon alanına sahip olduğu tespit edilmiştir. Eros`un boyutları 33x13x13 km yoğunluğu 2.7 kg/(cm)3 dür. Yerküreye yakın bir konumdadır.Fiziksel ve geometrik parametrelerinin bu kadar kesinlikle bilinmesi uzay programları çerçevesinde gönderilen uzay araştırmaları gemilerinin asteroitlerin yakına kadar gidebilmeleridir. Mathilde Mars ve Jüpiter arasında yer alan fakat Jüpiter`e daha yakın boyutları 66x48x46 km olan oldukça büyük bir gök cismidir.Yerküreye uzak olmasına rağmen uzay gemileri Mathilde`nin yakınlarına kadar sokularak değerli bilgiler toplamayı başarmışlardır. Siyah görünümlü içeriği kömür olan bir gök cismidir. Üzerinde dikkat çeken dev kraterler bulunmaktadır. Bu kraterler büyük bir olasılıkla kozmik trafik kazalarının sonucu oluşan izlerdir. Görüldüğü gibi asteroitler güneş Jüpiter, Mars ve Dünya yakınlarında adeta dans etmektedirler. Bu kozmik hareketliliği anlamak için Dünya gözlerini dört açmış kulaklarını dikleştirmiş olanı biteni görmek ve duymak için olağanüstü bir gayret göstermektedir.Düşman mı dost mu oldukları belli olmayan bu ilginç oluşumları anlamak için yüzeylerine insansız da olsa inmeyi tasarlamaktadır.
Şeklin ortasında sarı küçük küre Güneş`i.çevresindeki çember(esasında yörünge elipstir ancak burada anlaşılması için çember olarak çizilmiştir) Dünya`nın yörüngesini temsil etmektedir.Dünya ise bu ölçekte çember üzerinde dönmekte olan sadece bir nokta gibi görünür. Asteroit kuşağı ise Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında bulunur.Güneş sisteminin en büyük kütleli gezegeni olan Jüpiter`in kütle(20 katrilyon çarpı trilyon kg,yani 318 Dünya kadar büyük) çekim alanı çember içinde düzensiz hareket etmekte olan asteroitleri bu bölgede tutar. Diğer bir değişle Jüpiter kütle-çekim alanı asteroitlerin bu bölgeden dışarı çıkmasını engeller. Ancak kütle-çekim alanlarındaki düzensizlikler nedeni ile,zaman zaman asteroitlerin Jüpiter çekiminden kurtularak diğer gezegenlerin yörüngelerine yaklaşırlar. Apophis Jüpiter çekim alanından kurtularak dünya yörüngesine yaklaşmakta olan bir asteroitdir. Şekilde Güneşe yakın gezegenler ile Asteroit kuşağının konumları yakın planda gösterilmiştir. Jüpiter`in devasa kütlesi Dünyayı asteroit yağmurundan koruyan bir şemsiye gibidir.
Yerküreye çarpma olasılığı sıfır olmayan Apophis`i bilim ve teknoloji 2029 yılına kadar mutlaka zararsız hale getirecektir.
Yapılan ilk hesaplar, bu büyük gökcisminin dünyaya çarpa olasılığını %1 olarak vermiştir.Ancak hızı ve yörüngesi hakkında daha ayrıntılı bilgiler elde edildikçe, davetsiz misafirin 2029 yılında yerküreye 32000 km kadar yaklaşacağı ve çarpma ihtimalinin %3 olacağını göstermiştir. Yerküreye asteroit`lerin çapması ender de olsa rastlanan bir olaydır. 50000 sene önce Arizona 1908 senesinde Sibirya asteroitlere ile tanışmıştır. Arizona krateri çarpışmanın olağan üstülüğünü gösterir. Sibirya da 2000 km karelik ormanı yakıp yıkmış araziyi dümdüz etmiştir.
Şekilde masum bir asteroit`in meydana getirdiği krater gösterilmiştir.Apophis`in az da olsa Dünya`ya çarpma olasılığı ciddi bir endişe yaratmıştır.ABD uzay ve havacılık dairesi NASA ve Avrupa uzay ajansı yerkürenin başına dert açacak asteroitleri ciddiye alarak ayrıntılı bir çalışma yapmayı kararlaştırmışlardır. Uzay mühendisleri ve gökbilimciler yerküre ile kesişecek yörüngelerde ve hızlarda hareket etmekte olan asteroit`lerin yörüngelerinin nasıl değiştirileceğini araştırmaktadırlar. Bu hem teorik açıdan hem de teknik açıdan kolay bir iş değildir. Nasıl yerküre atmosferine giren her cisim Dünyanın merkezine doğru gittikçe artan hızlarda düşerse çok uzaklardan yakınımıza gelen asteroit`lerde benzer şekilde yeryüzüne düşerler ve derin çukurlar açarlar.Büyük bir asteroit`in,örneğin karaya değil de Akdeniz`e veya okyanuslardan birine düşmesi tusunamiye bile neden olabilir. Yani Dünya bir doğa felaketi ile karşı karşıya kalabilir.Bu bilinmeyenler olayın önemini artırmaktadır. Ay Dünyadan 38000 km uzaktadır.Yapılan hesaplar Apophis`in Dünya`ya Ay`dan daha yakın bir konumdan geçeceğini göstermektedir.
Böylesine yüksek hızlarda hareket etmekte olan bir asteroit`in yerküreye bu kadar yaklaşması akılları karıştırmıştır. Şayet gerçekten böyle bir çarpışma yaşanırsa sonuçlarının ne olacağı tahmin edilemez.Bu endişeleri paylaşan gözlem evleri yerküreyi tehdit etmekte olan tüm asteroit`leri dikkatle izlemektedirler. Yörüngelerinden saptırılan asteroitlerin,Apophis örneğinde olduğu gibi,yerküreyi tekrar tehdit etmeleri yörünge üzerinde bulunan dar bir koridordan geçmeleri nedeni ile meydana gelir.Önemli olan asteroit`lerin bu dar koridor dışına itilerek yerküreyi tehditten kurtarabilmektir.Gelecekte de Dünya`ya çarpma olasılıkları sıfır olmayan asteroitler gözlenecektir.NASA yörüngeleri yerküre yakın,boyutları 1km ve daha büyük tüm asteroitleri belirleyen bir çalışma yürütmektedir.1994 yılında Shoemaker kuyruklu yıldızının Jüpeter`e çarpması ve çarpışmanın gözlenmesi ,bir gezegen ile bir kuyruklu yıldızın veya bir asteroitin çarpışmasının düşük bir olasılık olmadığını kanıtlamıştır.Yani uzayda kozmik trafik kazaları olup durmaktadır.Toplum,özelikle bilimsel çevreler yerkürenin de böyle bir risk taşıdığının farkındadır.Geçmişte Hayley kuyruklu yıldızının felaket getireceği inancı yerküreye çarpacağı endişesinden kaynaklanmıştır.Newton kanunları Hayley ile yerkürenin çarpışma olasılığını sıfır olarak verir,ancak bu asteroitler içinde sıfır olacağı anlamına gelmez.
Uzmanlar yerküreyi tehdit eden kozmik külhanbeyleri roketler ile vurulup üzerlerinde nükleer bombalar patlatarak yörüngelerinden saptırmayı ve Dünyadan uzaklaştırmayı düşünmektedir. Uzayda hiçbir yere bağlı olmadan aylak aylak dolaşan serseri asteroitleri böylece yerküreden uzaklaştırılmayı planlamaktadırlar.Düşünülen diğer bir teknik ise asteroit`in yakınında bulunan yörüngeye bir uydu oturtmaktır. Uydunun asteroit`e uygulayacağı gravitasyon yani kütle-çekim kuvvetinin,bir moloz yığını olan asteroitleri parçalara ayırarak dağıtacağı düşünülmektedir. Kütlesi azalan asteroit yörüngesini değiştirerek yerküreden uzaklaşır. Bu tekniğin uygulanabilmesi için asteroit yörüngesinin kesin olarak bilinmesi gerekir. Böyle bir uzay projesinin maliyeti yüzlerce milyon doları bulur. Şekilde bir astereoit`in yerküreden atılan bir roketle parçalanmasının temsili bir çizimi verilmiştir.
Çok sayıda bilim insanının üzerinde ciddiyetle durduğu,ABD ve AB Japonya gibi gelişmiş ülkelerin bütçelerinden önemli miktarlar ayırarak,anlamaya çalıştığı asteroitler ne menem şeylerdir?Nasıl meydana gelmiş,nasıl hareket ederler? Nelerden yapılmışlardır?Esasında hiçbir kimse bir asteroit`i yakından görmemiştir.Büyük bir olasılıkla Ay`a benzeyen gök cisimleridirler. Ay`ya göre küçük kütleli olmaları nedeni ile hiçbir uzay gemisi asteroit nedeni ile yolundan sapmamış ve hiçbir astronot böyle bir gök cisminin varlığının farkına varamamıştır.Optik teloskoplar ile yapılan gözlemlerden şekillerinin armuttan elmaya,büyük bir kuru fasulyeden yılan başına,kadar her şeye benzediği görülmüştür.Yani asteroitlerin belli bir şekli yoktur .Şekilde, Eros ve Gaspra ve Mathilde asteroitlerinin fotoğrafları verilmiştir Gaspra Eros MathildeGüneş sistemi içinde asteroitler genelde Jüpiter ile Mars yörüngeleri arasında oluşan kozmik bir kuşak üzerinde bulunurlar. Bunlardan bazıları Mars yörüngesine bazıları Jüpiter yörüngesine yakın konumdadırlar. Ayrıca Jüpiter yörüngesi yakınlarında Trojan asteroitleri yer alır. Bunlar Dünya için bir tehdit oluşturmaz. Mars ve Dünya arasındaki asteroit yoğunluğu Jüpiter ve Mars arasındaki yoğunluğa göre çok düşüktür. Sanki güneş sistemi oluşurken yerküre kütle-çekim kuvveti perdelemesi ile asteroit çarpmalarından korunmuştur.Buna rağmen perdelemeden kurtulan az sayıda asteroit Dünya yörüngesine yakın konumlardan geçerler. Aphosis de perdelemeyi delen bir asteroittir.Mars yörüngesine yakın kuşağı oluşturan asteroitler genelde taş ve demir içeren gök cisimleridir.Dış kuşakta yer alan asteroitler ise koyu renkli karbon içeriklidirler. Güneş sistemi içinde asteroitlerin oluşturduğu kuşak şekilde verilmiştir. Temsili çizimden görüleceği gibi Jüpiter ve Mars arasında yer alan milyonlarca asteroit Jüpiter`in kütle-çekim alanından kurtulması düşük bir olasılıktır. Sanki Güneş sisteminin devasa gezegeni Jüpiter büyük kütlesi ile Dünyayı asteroit bombardımanından korur.
Gaspra boyutları19x12x11km olan ,1991 yılında Galileo adına düzenlenen Jüpiter yolculuğunda görüntülenmiş bir asteroittir.Üzerindeki konkav görünümlerin krater olmayıp ana asteroitten koparken meydana geldiği düşünülmektedir. Gaspra`nın zayıf,düzgün olmayan bir gravitasyon alanına sahip olduğu tespit edilmiştir. Eros`un boyutları 33x13x13 km yoğunluğu 2.7 kg/(cm)3 dür. Yerküreye yakın bir konumdadır.Fiziksel ve geometrik parametrelerinin bu kadar kesinlikle bilinmesi uzay programları çerçevesinde gönderilen uzay araştırmaları gemilerinin asteroitlerin yakına kadar gidebilmeleridir. Mathilde Mars ve Jüpiter arasında yer alan fakat Jüpiter`e daha yakın boyutları 66x48x46 km olan oldukça büyük bir gök cismidir.Yerküreye uzak olmasına rağmen uzay gemileri Mathilde`nin yakınlarına kadar sokularak değerli bilgiler toplamayı başarmışlardır. Siyah görünümlü içeriği kömür olan bir gök cismidir. Üzerinde dikkat çeken dev kraterler bulunmaktadır. Bu kraterler büyük bir olasılıkla kozmik trafik kazalarının sonucu oluşan izlerdir. Görüldüğü gibi asteroitler güneş Jüpiter, Mars ve Dünya yakınlarında adeta dans etmektedirler. Bu kozmik hareketliliği anlamak için Dünya gözlerini dört açmış kulaklarını dikleştirmiş olanı biteni görmek ve duymak için olağanüstü bir gayret göstermektedir.Düşman mı dost mu oldukları belli olmayan bu ilginç oluşumları anlamak için yüzeylerine insansız da olsa inmeyi tasarlamaktadır.
Şeklin ortasında sarı küçük küre Güneş`i.çevresindeki çember(esasında yörünge elipstir ancak burada anlaşılması için çember olarak çizilmiştir) Dünya`nın yörüngesini temsil etmektedir.Dünya ise bu ölçekte çember üzerinde dönmekte olan sadece bir nokta gibi görünür. Asteroit kuşağı ise Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında bulunur.Güneş sisteminin en büyük kütleli gezegeni olan Jüpiter`in kütle(20 katrilyon çarpı trilyon kg,yani 318 Dünya kadar büyük) çekim alanı çember içinde düzensiz hareket etmekte olan asteroitleri bu bölgede tutar. Diğer bir değişle Jüpiter kütle-çekim alanı asteroitlerin bu bölgeden dışarı çıkmasını engeller. Ancak kütle-çekim alanlarındaki düzensizlikler nedeni ile,zaman zaman asteroitlerin Jüpiter çekiminden kurtularak diğer gezegenlerin yörüngelerine yaklaşırlar. Apophis Jüpiter çekim alanından kurtularak dünya yörüngesine yaklaşmakta olan bir asteroitdir. Şekilde Güneşe yakın gezegenler ile Asteroit kuşağının konumları yakın planda gösterilmiştir. Jüpiter`in devasa kütlesi Dünyayı asteroit yağmurundan koruyan bir şemsiye gibidir.
Yerküreye çarpma olasılığı sıfır olmayan Apophis`i bilim ve teknoloji 2029 yılına kadar mutlaka zararsız hale getirecektir.
Yıldız falcıları ne kadar doğru söyler?
Prof. Dr .Cengiz YALÇIN İnsanın geleceği bilme arzusu ve bu arzuyu yerine getirmek için geliştirdiği yöntemler hemen, hemen insanlık tarihi kadar eskidir. Sümerlilerde başlayan yıldız falcılığı günümüzde de sürüp gitmektedir.
Kimileri kahve,kimileri su ,kimileri el falına bakarak geleceği söylemeye çalışırlar. Bunlardan en yaygını yıldız fallarıdır.
Burçların, insan yaşamını doğum gününe bağlayarak gezegenlerin belirlendiğini ileri sürerler. İddialarını kanıtlamak için gezegen hareketlerinin gösteren kozmoloji haritalarına bakarak gelecek hakkında bilgiçlik taslarlar. Bilim ve teknolojinin çok gelişmiş olduğu modern toplumda dahi falcılar, profesyonel bir meslek gurubu oluşturmayı başarabilmişlerdir.
Para karşılığı insanlara gelecek satarlar.Antik kültürlerde kahinler siyasal kararların alınmasında bile önemli roller üstlenmişlerdir. Modern toplumun kahinleri her gün yıldız falı sütunlarında her milletten her kültürden milyonlarca kişi ile ilişki içindedirler. İstisnasız her gazetede bir burç sütunu vardır. Burçlara gerçekten inanan sevgili eşim gazeteden kestiği oğlak burcu erkeğinin karakterinin benim karakterimle %100 örtüştüğünü ileri sürer. Yıldızlara inanma bağlamında ısrarlıdır.
Acaba astrologların iddia ettiği gibi gezegenler ve gezegenlerin hareketleri insanların alın yazılarının ve karakterlerinin belirleyicisi olabilirmi?
Bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığınızda yıldızların bir küresel hacımın derinlik1erinde yer aldıklarını görür ve gözetlemenizi sürdürürseniz bu muhteşem kürenin başucunuzda döndüğünü sanırsınız. Esasında dönen, küre şeklinde gözlemlediğiniz evren değil yıldızlar ve yerküredir. Ancak insan aklının modellediği böyle bir geometri evrendeki adresimiz için gereklidir. Şimdiye kadar böyle bir geometrik modele göre yapılan gözlem ve deneyler, uzak yakın gözleyebildiğimiz tüm yıldızların ve galaksilerin konumlarını yanılışsız olarak verebilmiştir. İçinde yaşadığımız evreni bir bütün olarak kavrayabilme çabası, insanoğlunun ilgi spektrumunu,her gün çevremizde gördüğümüz basit varlıklardan uzayın derinliklerindeki yıldızlara kadar yaygınlaştırmıştır .
İnsan aklı, maddenin en küçük yapıtaşlarını bulmak için nasıl optik mikroskoplardan oradan çok yüksek enerjili hızlandırıcılara kadar bir seri alet ve sistem geliştirdi ise; aynı şekilde kendisinden çok, çok uzak ve çok çok büyük gök cisimlerini incelemek için de optik teleskoplardan radyo teleskoplara kadar bir seri alet ve sistem geliştirmiştir. Bu genişlik içinde uzayı anlamak için elde ettiği bulgular gök mekaniği ve astrofizik olarak isimlendirilen bilim alanlarını doğurmuştur. Gezegenlerin yeryüzündeki bir canlıya etkileri ancak böyle bir bilimsel disiplin içersinde incelenirse, bir anlam ifade eder.
Bu sunumun amacı astrolojinin bilim değil bir eğlence olduğunu göstermektir .
Gezegenlerin,galaksilerin,karadeliklerin,yıldızların,uyduların,uzaygemilerinin, füzelerin,uçakların ve çevremizde gördüğümüz benzeri tüm hareketlerin belirleyicisi Newton evrensel kütle-çekim kanunudur.Yerkürenin Güneş etrafında 365 günde kendi ekseni etrafında 24 saatte bir dönüşünü tamamlaması veya Hayley kuyruklu yıldızının yerküreye çıplak gözle görülecek şekilde yaklaşıp uzaklaşması ve bunu her 75 senede bir tekrarlaması, veya tüm gezegenlerin herhangi bir anda yörüngeleri üzerinde hangi noktada bulunduklarının büyük bir hassasiyet ile bilinmesi, gel-git olaylarının nerede ne zaman kaç dakika süreceği, Ay`a giden yolun ve süresinin ne olacağı ve buna benzer gök mekaniği ile ilgili ve doğruluğu kanıtlanan tüm bulgular Newton kütle-çekim kanununun bir sonucudur.Bu kanunlar gök mekaniğinin yani gök cisimlerinin hareketlerinin belirleyicisidir.
Yerküre bu günkü şeklini aldığı günden beri, her 24 saatte bir dönmekte senenin belli bir gününde Güneş belli bir saatte bilinen noktadan doğmakta belli bir saate bilinen bir noktadan batmaktadır. Bu hareket, anlayabildiğimiz zaman ve süre kavramı içinde tekrarlana gelmektedir. Dünya ve diğer gezegenler,Güneş etrafındaki dönüşlerini hep ölçtüğümüz zaman dilimleri içinde yapmaktadırlar. Bu süre ne kısalmakta ne de uzamaktadır. Gözlenen olayların tümü Newton kanunlarına uymakta veya Newton kanununa göre bulunan sonuçlar gözlemler ile doğrulanmaktadır.Aya yolculuk, gezegenlere gönderilen araştırma uyduları, gökdelenler, köprüler, uçaklar hep kütle-çekim kanununa dayandırılarak yapılır.Şimdiye kadar da bu kanundan şüphe edilmesini gerektiren bir olay gözlenmemiştir. Yani Newton kanunları bir doğa gerçeğini yansıtır, bu nedenle evrenseldirler. Şayet astrolojinin iddia ettiği gibi, doğmakta olan bir bebeğin yaşantısına ve karakterine gezegenlerin hareketi etkili olacaksa bu etki mutlaka Newton kanunlarına uygun olarak ortaya çıkmalıdır.
Şimdi bir örnekle doğmakta olan bir bebeğe gezegenlerin konumlarından ve kütlelerinden kaynaklanan kütle çekim etkisinin ne olabileceği hesaplanacaktır.Bilindiği gibi Güneş sistemi içinde Jüpiter kütlesi en büyük olan gezegendir.Yerkürenin kütlesi 1 kabul edilse Jüpiter`in kütlesi 318`dir.Yani Jüpiter 318 Dünya büyüklüğündedir. Bu devasa kütlenin doğmakta olan bir bebeğe etkisi ile doğum evinden 500m uzaklıkta kütlesi 100 ton olan bir trenin aynı bebeğe kütle çekiminden kaynaklanan etkisi karşılaştırılacaktır
Jüpiter`in kütlesi 1.90xl027 kg (1.90 çarpı milyar çarpı milyar çarpı milyar.) Yani milyar kere milyar kere milyar kg . Güneş`ten ortalama uzaklığı 0,78 milyar km periyodu ise 11.9 yıldır. Jüpiter ve dünya`nın Güneş etrafındaki yörüngeleri çember kabul edilecektir. Şekilde güneş sistemi içinde Jüpiter;dünya ve diğer gezegenlerin güneşe göre konumlarının temsili bir resmi verilmiştir. Yörüngelerin elips yerine çember olarak kabul edilmesinin sonuca etkisi ihmal edilecek kadar küçüktür. Buna göre hem Dünya hem de Jüpiter Güneş merkezli çember üzerinde hareket ederler. Dünya`nın Güneş`e olan ortalama uzaklığı 0, 15 milyar km de bu yaklaşımda dairesel yörüngenin yarıçapıdır..Kütle-çekim kuvveti etkileşen kütlelerin arasındaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır.Kütleler birbirinden ne kadar uzakta olursa çekim kuvveti o kadar küçük kütleler ne kadar büyük olursa çekim kuvveti de o kadar büyük olur. Jüpiter gibi çok, çok büyük bir kütleye sahip (milyar kere milyar kere milyar kilogram)bir gezegenin, Dünya üzerinde canlılar da dahil tüm varlıklara etkisinin ciddi olduğunu düşünmek mümkündür. Ancak bu etkinin, inandırıcı olabilmesi için, Dünya üzerinde herhangi bir cisim ile bebeğin kütlesi arasındaki çekim kuvvetine göre çok büyük olması gerekir. Jüpiter`in hareketi sonucu Dünya üzerindeki bir cisme olan etkisindeki değişim gerçekten büyükmüdür?
Şekilde Güneş Dünya ve Jüpiter`den oluşan sistem gösterilmiştir. Dünya ve Jüpiter, Güneş merkezli yarı çapları RD ve Rj ile gösterilen dairesel yörüngelerde dönmektedir .Gezegenler çok uzaklarda bulunduklarından bu cins hesaplarda birer nokta parçacık gibi kabul edilirler. Herhangi bir başlangıç anında, şekilde bu t=0 anı olarak gösterilmiştir. Güneş Dünya ve Jüpiter t=0 anında bir doğru üzerinde bulunsunlar.Bu geometride Jüpiter`in Dünya üzerindeki etkisi maksimum değerde olur.
Dünya güneş etrafında TD= 365 günde,Jüpiter TJ=11,9 x 365 günde döner.TD ve TJ Dünya`nın ve Jüpiter`in periyotlarını gösterir.Yani Jüpiter güneş çevresindeki bir dönüşünü 11,9 senede tamamlar.Dünya üzerinde bir cisme Jüpiter`in hareketlerinden kaynaklanan kuvvet değişimi,ard arda gelen günlerde Jüpiter ve Dünya arasındaki uzaklığa bağlıdır. Karakterleri astrologlara göre burçlar belirlediğine göre değişim yaklaşık bir aylık süreler için tanımlı olur.
Astrologlar her gün için bir gelecek söylediklerinden onlara göre değişim 24 saat içinde tanımlı olur.Bir gün içinde gerek Dünya gerekse Jüpiter yörüngeleri üzerinde Jüpiter ise kendi yörüngesi üzerinde uzunluğunda yay tararlar.Yani Dünya yörüngesi üzerinde Jüpiter`de kadar yol alır. Başlangıç anında Jüpiter ve Dünya arasındaki uzaklık, yarı çaplar arasındaki fark yani (Rj -RD) kadardır.
Dolayısıyla Jüpiter`in Dünya üzerindeki bir cisme etkisi bu farkın karesi ile (Rj -RD)2 ters orantılıdır.Belli bir süre sonra Jüpiter-Dünya arasındaki uzaklık (Rj- RD )den daha büyük olur. Yani Jüpiter etkisi azalmaya başlar. Basit bir hesapla bu etkinin,yani Jüpiter`in hareketi sonucu Dünya üzerindeki herhangi bir cisme etkisinin ne kadar azaldığı, bulunur. Jupiter ve Dünya merkezi Güneş olan dairesel yörüngelerde hareket ederler. Dünya ve Jüpiter`in yörünge üzerinde taradığı açılar bu kabule göre eşittir. Buna karşı gelen Jüpiter yayı ise Dünya ile Jupiter`in bir günde taradığı yaylar arasındaki fark Nümerik değerler yerlerine konulduğunda bulunur. Dolayısıyla Dünya Jüpiter ve güneş aynı hizada bulunduğu günden bir gün sonra Dünya ve Jüpiter arasındaki uzaklı artar. Kuvvetteki bu değişim, Newton kanunları ile hesap edilir. Bir gün sonra Dünya ve Jüpiter arasındaki uzaklığı gösterir. Hesap edilebilen bir büyüklüktür.Burada G=6,67X10-11N.m2/kg2 evrensel çekim sabitidir.
Uzaklık değiştiğinden Dünya üzerinde ki cisme etkiyen kuvvette değişir. Astrologlara veya falcılara göre insanın kaderini bu değişim belirler.
Nümerik değerler yerine konduğunda Jüpiter`in bir gün içinde yörüngesi üzerinde hareketinin bir bebek üzerine etkidiği kuvvetteki değişim, birim kuvvettir. Burada birimin önemi yoktur. kuvvet birimi Newtonu gösterir. Ancak Jüpiter`in bir günlük hareketi sonucu dünya üzerindeki cisimlere etkisi ihmal edilecek kadar küçüktür. Örneğin Ay`ın kütle-çekim yani Newton kanunlarına göre Dünya üzerindeki etkisi met cezir olaylarında kendisini gösterir. Deniz Normandi kıyılarında 60-70metre geri çekilir.Yani Ay Dünya üzerinde Jüpiter`den daha güçlü etki oluşturur.
Bir karşılaştırma yapmak amacıyla Jüpiter`in değil de yeryüzünde herhangi bir cismin kütlesinden kaynaklanan çekim kuvvetini hesaplayalım. Örneğin doğumevi yakınlarında bir istasyonda bulunan kütlesi 100 ton olan bir tren 500 m kadar hareket etsin. Trenin hareketinin kütle-çekim kanunu nedeni ile bebek üzerine uyguladığı kuvvetteki değişimBurada G=6,67X10-11N.m2/kg2 evrensel çekim sabitdir. Trenin kütlesini, bebeğin kütlesini göstermektedir. Trenin hareketinden ileri gelen kuvvet değişimi görüldüğü gibi her iki kuvvet değişimi arasında, ve arasında ciddi bir fark yoktur. Jüpiter`in en etkin konumunda bulunduğu an hareket etmesiyle çekim kuvveti yoluyla doğan kuvvetin bebeğe etkisi, doğum evinden 500m uzaklıkta bulunan trenin hareket etmesiyle doğuracağı etki kadardır.
Bu sonuç, gezegenlerin hareketlerinin doğmakta olan bir bebeğin yaşantısına olan etkisinin sadece kütle-çekim kanunundan ileri geleceği kabul edilerek bulunmuştur.
Yukarıda açıkladığımız gibi gezegenlerin Dünyaya etkilerini Newton kanun1arı belirler.Doğmakta olan bebeğe de aynı kuvvetin etki edeceği açıktır.Yerçekiminin dışında başka bir etkinin varlığı bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.
Buna göre gezegenlerin içinde en büyük kütleye sahip Jüpiter`in bir bebeğe etkisindeki değişim, kütlesi 100 ton olan bir trenin etkisindeki değişim kadardır.
Dolayısıyla bu etkileri birbirinden soyutlayıp Jüpiter etkisini ayırt etmek pek mümkün görünmemektedir.Yükselen burç alçalan burç gibi terminolojileri gezegenlerin birbirlerine göre olan konumları tanımlar.
Jüpiter gibi devasa gezegenin Dünya üzerindeki etkisinin çok sınırlı oluşu alçalan veya yükselen burçların bir anlam taşımadığını ortaya koyar. Ancak astrologlar etkinin kütle çekimden değil de, şu ana kadar bilimin belirleyemediği bir nedenden kaynaklandığını iddia edebilirler.
Bilim her sabah güneş ışınlarının bizi aydınlatması ve ısıtması gibi kesin bulgulara dayanır. İnsanların spritüel kuvvetlere (kütle-çekim kuvveti yerine ) inanmaları yadırganacak bir durum değildir.
Bu inanış onlara ters gelmiyorsa, astrologların kendilerini mutlu kılan öykülerini dinlemeye ve fal baktırmaya devam etsinler.
Kimileri kahve,kimileri su ,kimileri el falına bakarak geleceği söylemeye çalışırlar. Bunlardan en yaygını yıldız fallarıdır.
Burçların, insan yaşamını doğum gününe bağlayarak gezegenlerin belirlendiğini ileri sürerler. İddialarını kanıtlamak için gezegen hareketlerinin gösteren kozmoloji haritalarına bakarak gelecek hakkında bilgiçlik taslarlar. Bilim ve teknolojinin çok gelişmiş olduğu modern toplumda dahi falcılar, profesyonel bir meslek gurubu oluşturmayı başarabilmişlerdir.
Para karşılığı insanlara gelecek satarlar.Antik kültürlerde kahinler siyasal kararların alınmasında bile önemli roller üstlenmişlerdir. Modern toplumun kahinleri her gün yıldız falı sütunlarında her milletten her kültürden milyonlarca kişi ile ilişki içindedirler. İstisnasız her gazetede bir burç sütunu vardır. Burçlara gerçekten inanan sevgili eşim gazeteden kestiği oğlak burcu erkeğinin karakterinin benim karakterimle %100 örtüştüğünü ileri sürer. Yıldızlara inanma bağlamında ısrarlıdır.
Acaba astrologların iddia ettiği gibi gezegenler ve gezegenlerin hareketleri insanların alın yazılarının ve karakterlerinin belirleyicisi olabilirmi?
Bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığınızda yıldızların bir küresel hacımın derinlik1erinde yer aldıklarını görür ve gözetlemenizi sürdürürseniz bu muhteşem kürenin başucunuzda döndüğünü sanırsınız. Esasında dönen, küre şeklinde gözlemlediğiniz evren değil yıldızlar ve yerküredir. Ancak insan aklının modellediği böyle bir geometri evrendeki adresimiz için gereklidir. Şimdiye kadar böyle bir geometrik modele göre yapılan gözlem ve deneyler, uzak yakın gözleyebildiğimiz tüm yıldızların ve galaksilerin konumlarını yanılışsız olarak verebilmiştir. İçinde yaşadığımız evreni bir bütün olarak kavrayabilme çabası, insanoğlunun ilgi spektrumunu,her gün çevremizde gördüğümüz basit varlıklardan uzayın derinliklerindeki yıldızlara kadar yaygınlaştırmıştır .
İnsan aklı, maddenin en küçük yapıtaşlarını bulmak için nasıl optik mikroskoplardan oradan çok yüksek enerjili hızlandırıcılara kadar bir seri alet ve sistem geliştirdi ise; aynı şekilde kendisinden çok, çok uzak ve çok çok büyük gök cisimlerini incelemek için de optik teleskoplardan radyo teleskoplara kadar bir seri alet ve sistem geliştirmiştir. Bu genişlik içinde uzayı anlamak için elde ettiği bulgular gök mekaniği ve astrofizik olarak isimlendirilen bilim alanlarını doğurmuştur. Gezegenlerin yeryüzündeki bir canlıya etkileri ancak böyle bir bilimsel disiplin içersinde incelenirse, bir anlam ifade eder.
Bu sunumun amacı astrolojinin bilim değil bir eğlence olduğunu göstermektir .
Gezegenlerin,galaksilerin,karadeliklerin,yıldızların,uyduların,uzaygemilerinin, füzelerin,uçakların ve çevremizde gördüğümüz benzeri tüm hareketlerin belirleyicisi Newton evrensel kütle-çekim kanunudur.Yerkürenin Güneş etrafında 365 günde kendi ekseni etrafında 24 saatte bir dönüşünü tamamlaması veya Hayley kuyruklu yıldızının yerküreye çıplak gözle görülecek şekilde yaklaşıp uzaklaşması ve bunu her 75 senede bir tekrarlaması, veya tüm gezegenlerin herhangi bir anda yörüngeleri üzerinde hangi noktada bulunduklarının büyük bir hassasiyet ile bilinmesi, gel-git olaylarının nerede ne zaman kaç dakika süreceği, Ay`a giden yolun ve süresinin ne olacağı ve buna benzer gök mekaniği ile ilgili ve doğruluğu kanıtlanan tüm bulgular Newton kütle-çekim kanununun bir sonucudur.Bu kanunlar gök mekaniğinin yani gök cisimlerinin hareketlerinin belirleyicisidir.
Yerküre bu günkü şeklini aldığı günden beri, her 24 saatte bir dönmekte senenin belli bir gününde Güneş belli bir saatte bilinen noktadan doğmakta belli bir saate bilinen bir noktadan batmaktadır. Bu hareket, anlayabildiğimiz zaman ve süre kavramı içinde tekrarlana gelmektedir. Dünya ve diğer gezegenler,Güneş etrafındaki dönüşlerini hep ölçtüğümüz zaman dilimleri içinde yapmaktadırlar. Bu süre ne kısalmakta ne de uzamaktadır. Gözlenen olayların tümü Newton kanunlarına uymakta veya Newton kanununa göre bulunan sonuçlar gözlemler ile doğrulanmaktadır.Aya yolculuk, gezegenlere gönderilen araştırma uyduları, gökdelenler, köprüler, uçaklar hep kütle-çekim kanununa dayandırılarak yapılır.Şimdiye kadar da bu kanundan şüphe edilmesini gerektiren bir olay gözlenmemiştir. Yani Newton kanunları bir doğa gerçeğini yansıtır, bu nedenle evrenseldirler. Şayet astrolojinin iddia ettiği gibi, doğmakta olan bir bebeğin yaşantısına ve karakterine gezegenlerin hareketi etkili olacaksa bu etki mutlaka Newton kanunlarına uygun olarak ortaya çıkmalıdır.
Şimdi bir örnekle doğmakta olan bir bebeğe gezegenlerin konumlarından ve kütlelerinden kaynaklanan kütle çekim etkisinin ne olabileceği hesaplanacaktır.Bilindiği gibi Güneş sistemi içinde Jüpiter kütlesi en büyük olan gezegendir.Yerkürenin kütlesi 1 kabul edilse Jüpiter`in kütlesi 318`dir.Yani Jüpiter 318 Dünya büyüklüğündedir. Bu devasa kütlenin doğmakta olan bir bebeğe etkisi ile doğum evinden 500m uzaklıkta kütlesi 100 ton olan bir trenin aynı bebeğe kütle çekiminden kaynaklanan etkisi karşılaştırılacaktır
Jüpiter`in kütlesi 1.90xl027 kg (1.90 çarpı milyar çarpı milyar çarpı milyar.) Yani milyar kere milyar kere milyar kg . Güneş`ten ortalama uzaklığı 0,78 milyar km periyodu ise 11.9 yıldır. Jüpiter ve dünya`nın Güneş etrafındaki yörüngeleri çember kabul edilecektir. Şekilde güneş sistemi içinde Jüpiter;dünya ve diğer gezegenlerin güneşe göre konumlarının temsili bir resmi verilmiştir. Yörüngelerin elips yerine çember olarak kabul edilmesinin sonuca etkisi ihmal edilecek kadar küçüktür. Buna göre hem Dünya hem de Jüpiter Güneş merkezli çember üzerinde hareket ederler. Dünya`nın Güneş`e olan ortalama uzaklığı 0, 15 milyar km de bu yaklaşımda dairesel yörüngenin yarıçapıdır..Kütle-çekim kuvveti etkileşen kütlelerin arasındaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır.Kütleler birbirinden ne kadar uzakta olursa çekim kuvveti o kadar küçük kütleler ne kadar büyük olursa çekim kuvveti de o kadar büyük olur. Jüpiter gibi çok, çok büyük bir kütleye sahip (milyar kere milyar kere milyar kilogram)bir gezegenin, Dünya üzerinde canlılar da dahil tüm varlıklara etkisinin ciddi olduğunu düşünmek mümkündür. Ancak bu etkinin, inandırıcı olabilmesi için, Dünya üzerinde herhangi bir cisim ile bebeğin kütlesi arasındaki çekim kuvvetine göre çok büyük olması gerekir. Jüpiter`in hareketi sonucu Dünya üzerindeki bir cisme olan etkisindeki değişim gerçekten büyükmüdür?
Şekilde Güneş Dünya ve Jüpiter`den oluşan sistem gösterilmiştir. Dünya ve Jüpiter, Güneş merkezli yarı çapları RD ve Rj ile gösterilen dairesel yörüngelerde dönmektedir .Gezegenler çok uzaklarda bulunduklarından bu cins hesaplarda birer nokta parçacık gibi kabul edilirler. Herhangi bir başlangıç anında, şekilde bu t=0 anı olarak gösterilmiştir. Güneş Dünya ve Jüpiter t=0 anında bir doğru üzerinde bulunsunlar.Bu geometride Jüpiter`in Dünya üzerindeki etkisi maksimum değerde olur.
Dünya güneş etrafında TD= 365 günde,Jüpiter TJ=11,9 x 365 günde döner.TD ve TJ Dünya`nın ve Jüpiter`in periyotlarını gösterir.Yani Jüpiter güneş çevresindeki bir dönüşünü 11,9 senede tamamlar.Dünya üzerinde bir cisme Jüpiter`in hareketlerinden kaynaklanan kuvvet değişimi,ard arda gelen günlerde Jüpiter ve Dünya arasındaki uzaklığa bağlıdır. Karakterleri astrologlara göre burçlar belirlediğine göre değişim yaklaşık bir aylık süreler için tanımlı olur.
Astrologlar her gün için bir gelecek söylediklerinden onlara göre değişim 24 saat içinde tanımlı olur.Bir gün içinde gerek Dünya gerekse Jüpiter yörüngeleri üzerinde Jüpiter ise kendi yörüngesi üzerinde uzunluğunda yay tararlar.Yani Dünya yörüngesi üzerinde Jüpiter`de kadar yol alır. Başlangıç anında Jüpiter ve Dünya arasındaki uzaklık, yarı çaplar arasındaki fark yani (Rj -RD) kadardır.
Dolayısıyla Jüpiter`in Dünya üzerindeki bir cisme etkisi bu farkın karesi ile (Rj -RD)2 ters orantılıdır.Belli bir süre sonra Jüpiter-Dünya arasındaki uzaklık (Rj- RD )den daha büyük olur. Yani Jüpiter etkisi azalmaya başlar. Basit bir hesapla bu etkinin,yani Jüpiter`in hareketi sonucu Dünya üzerindeki herhangi bir cisme etkisinin ne kadar azaldığı, bulunur. Jupiter ve Dünya merkezi Güneş olan dairesel yörüngelerde hareket ederler. Dünya ve Jüpiter`in yörünge üzerinde taradığı açılar bu kabule göre eşittir. Buna karşı gelen Jüpiter yayı ise Dünya ile Jupiter`in bir günde taradığı yaylar arasındaki fark Nümerik değerler yerlerine konulduğunda bulunur. Dolayısıyla Dünya Jüpiter ve güneş aynı hizada bulunduğu günden bir gün sonra Dünya ve Jüpiter arasındaki uzaklı artar. Kuvvetteki bu değişim, Newton kanunları ile hesap edilir. Bir gün sonra Dünya ve Jüpiter arasındaki uzaklığı gösterir. Hesap edilebilen bir büyüklüktür.Burada G=6,67X10-11N.m2/kg2 evrensel çekim sabitidir.
Uzaklık değiştiğinden Dünya üzerinde ki cisme etkiyen kuvvette değişir. Astrologlara veya falcılara göre insanın kaderini bu değişim belirler.
Nümerik değerler yerine konduğunda Jüpiter`in bir gün içinde yörüngesi üzerinde hareketinin bir bebek üzerine etkidiği kuvvetteki değişim, birim kuvvettir. Burada birimin önemi yoktur. kuvvet birimi Newtonu gösterir. Ancak Jüpiter`in bir günlük hareketi sonucu dünya üzerindeki cisimlere etkisi ihmal edilecek kadar küçüktür. Örneğin Ay`ın kütle-çekim yani Newton kanunlarına göre Dünya üzerindeki etkisi met cezir olaylarında kendisini gösterir. Deniz Normandi kıyılarında 60-70metre geri çekilir.Yani Ay Dünya üzerinde Jüpiter`den daha güçlü etki oluşturur.
Bir karşılaştırma yapmak amacıyla Jüpiter`in değil de yeryüzünde herhangi bir cismin kütlesinden kaynaklanan çekim kuvvetini hesaplayalım. Örneğin doğumevi yakınlarında bir istasyonda bulunan kütlesi 100 ton olan bir tren 500 m kadar hareket etsin. Trenin hareketinin kütle-çekim kanunu nedeni ile bebek üzerine uyguladığı kuvvetteki değişimBurada G=6,67X10-11N.m2/kg2 evrensel çekim sabitdir. Trenin kütlesini, bebeğin kütlesini göstermektedir. Trenin hareketinden ileri gelen kuvvet değişimi görüldüğü gibi her iki kuvvet değişimi arasında, ve arasında ciddi bir fark yoktur. Jüpiter`in en etkin konumunda bulunduğu an hareket etmesiyle çekim kuvveti yoluyla doğan kuvvetin bebeğe etkisi, doğum evinden 500m uzaklıkta bulunan trenin hareket etmesiyle doğuracağı etki kadardır.
Bu sonuç, gezegenlerin hareketlerinin doğmakta olan bir bebeğin yaşantısına olan etkisinin sadece kütle-çekim kanunundan ileri geleceği kabul edilerek bulunmuştur.
Yukarıda açıkladığımız gibi gezegenlerin Dünyaya etkilerini Newton kanun1arı belirler.Doğmakta olan bebeğe de aynı kuvvetin etki edeceği açıktır.Yerçekiminin dışında başka bir etkinin varlığı bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.
Buna göre gezegenlerin içinde en büyük kütleye sahip Jüpiter`in bir bebeğe etkisindeki değişim, kütlesi 100 ton olan bir trenin etkisindeki değişim kadardır.
Dolayısıyla bu etkileri birbirinden soyutlayıp Jüpiter etkisini ayırt etmek pek mümkün görünmemektedir.Yükselen burç alçalan burç gibi terminolojileri gezegenlerin birbirlerine göre olan konumları tanımlar.
Jüpiter gibi devasa gezegenin Dünya üzerindeki etkisinin çok sınırlı oluşu alçalan veya yükselen burçların bir anlam taşımadığını ortaya koyar. Ancak astrologlar etkinin kütle çekimden değil de, şu ana kadar bilimin belirleyemediği bir nedenden kaynaklandığını iddia edebilirler.
Bilim her sabah güneş ışınlarının bizi aydınlatması ve ısıtması gibi kesin bulgulara dayanır. İnsanların spritüel kuvvetlere (kütle-çekim kuvveti yerine ) inanmaları yadırganacak bir durum değildir.
Bu inanış onlara ters gelmiyorsa, astrologların kendilerini mutlu kılan öykülerini dinlemeye ve fal baktırmaya devam etsinler.
BİLİM VE SİYASET
Dünyayı bekleyen bilimsel tehlikeler, üniversitelerde bilim ve siyaset.
Nazi işgalinden kurtuluşlarında ABD’nin üstlendiği rol, harabeye dönmüş yaşlı kıtanın yeniden yapılanma sürecinde de etkin bir şekilde devam etmiştir. Savaşın sona ermesinden hemen sonra Marshal yardımı olarak bilinen proje uygulamaya konularak, Avrupa yeniden normal ekonomik ve politik ilişkilerin sürdürülebileceği ülkeler toplumun haline getirilmeye çalışılmıştır.İkinci Dünya savaşından zarar görmüş ülkeler, Türkiye de dahil Marshal yardımından maddi destek elde etmişlerdir.Ülkemiz,1950-1960 yılları arasında bu yardımından sağladığı desteği kendi öz kaynaklarına ekleyerek, bilim ve teknoloji sistemine aktarmak yerine, sürdürülebilir bir ekonomik düzeni hedeflemeyen popülist yatırımlara yöneltmiştir. Plan değil pilav istiyoruz gibi ucuz sloganlar, şimdi ülkeyi pilavsızda bırakmıştır. Buna karşın Avrupa,bu yardımdan sağladığı desteği bilimsel teknolojik birikimi ile birlikte akıllı ve planlı bir şekilde bilim ve teknoloji sistemine aktararak bugünkü refah düzeyine çıkmayı başarmıştır.Türkiye elinde kritik değerde bilimsel birikim olmasına rağmen bu şansını iyi kullanamamıştır. Aradan 60 sene geçmesine rağmen tarih bilincine ve aydınlanma kültürüne sahip olmayan siyasetçiler bilme işe yaramayan bir elit kültürü olarak bakmaya devam etmektedirler. Yarım asırı aşkın bir süredir ülkemizi yönetenlerin ATATÜRK devrimleri ile hayata geçirilmeye çalışılan bilme ve teknolojiye dayalı kalkınma modelini anlayamamaları,politik ve ekonomik olarak güçsüz bilim ve teknoloji üretmeyen bir Türkiye yaratmıştır.
Nazilerin hemen hemen toplumun bütün kesimleri ile çatışması, bilimsel çevreleri de içine alacak kadar akıl dışı sınırları da zorlamıştır. Bu durumdan endişe duyan pek çok bilim insanı ve sanatçı ABD ve Türkiye’ ye göçmen olarak sığınmışlardır. Almanya’dan ülkemize göç eden bu değerli insanlar üniversitelerimizin akademik yaşamına uluslararası kalite ve üstün bilimsel standart getirmişlerdir.Avrupa yanmış yıkılmış bir durumda iken İstanbul Üniversitesinde zamanının en ileri bilimsel çalışmaları yapılıyordu. Yukarıda sözünü ettiğimiz ve ülke siyasetinin yeterince önem vermediği birikim budur.Aynı göç daha kapsamlı boyutlarda Amerika kıtasında da yaşanmıştır.Yirminci yüzyılın en önemli kişisi seçilen ünlü teorik fizikçi Einstein nazi baskısından kaçıp ABD ‘ye göç eden bilim insanlarından sadece bir tanesidir. Atatürk’ün Einstein’ı sıkıntılı günlerinde Türkiye’ye davet ettiği basınımızda yer almıştır. Savaş öncesi Avrupa biliminden geri olan ABD biliminin savaş sonrası hızlı gelişimi siyasetin ve toplumun bilgili insana verdiği önemin bir sunucudur.Bu önem ABD’yi Dünyanın bir numaralı gücü haline getirmiştir. ABD bunu değerlendirebilmiş;Türkiye ise bilim ve teknolojiye uzaktan bakmış, bakmaya da devam etmektedir
İkinci Dünya savaşı içinde ciddi sayıda beyin göçü alan ülkemiz savaş sonrası yıllarda bilim teknoloji alanında önemli bir gelişme gösterememiştir. Üniversitelerimiz kendi dışından kaynaklanan nedenlere hep mahkum edilmişlerdir. Siyaset adamlarımız bilimi siyasi rakip kuruluşlar gibi algılamışlar, zaman zaman da 147 ler olayında olduğu gibi bir çok değerli öğretim üyesini üniversitelerden hiç bir neden göstermeden uzaklaştırıvermişlerdir.Maalesef 1933 de Atatürk’ün başlattığı üniversite reform hareketi bilme karşı takınılan tavır nedeni ile sürdürülememiştir. Yakın geçmişte yaşadığımız askeri yönetim ise,gericilik yerine akıl ve çağ dışı gerekçelerle üniversitelerimizi ve sol aydınları hedef almıştır. Elindeki tebeşir kafasındaki bilgiden başka bir silahı olmayan masum akademisyenlere, ülkenin şimdiye kadar siyasetçiler tarafından çözülenemiyen problemleri fatura edilmiştir. Öğrenciler arasındaki ideolojik çatışmaların nedeni olarak siyasetçilerin oynadığı rolü görmemezlikten gelip öğretim üyelerini suçlamışlardır.Bu yönetim mantığının mirası olan YÖK,ülkemizin en heyecanlı tartışmalarına konu olmuştur. Bu gün ise siyasetin mantığı üniversitelerimiz ve bilimsel kuruluşlarımızdan, Atatürk ilkelerinin intikamını almayı hedefleyen bir çizgide bulunmaktadır. Bilimsel değerleri ölçemeyecek ve onun ülke kalkınmasındaki fonksiyonunu anlayamayacak kadar ilkeldir. Bu ilkellik dış güçler tarafından demokratikleşme görünümü altında desteklenmektedir. AB,bilim ve teknolojide gelişmiş bir Türkiye’yi değil bilim ve teknolojiyi tüketen bir Türkiye’yi tercih etmektedir.Bu amaca hizmet etmeye razı fırsatçı taşeronlarını her zaman güçlü kılmayı tercih etmektedir.
Komşumuz Yunanistan’ın 1950 yılında kişi başına düşen milli geliri 100 doların altında iken Türkiye’nin kişi başına düşen milli geliri 200 dolar civarında bulunuyordu. Bu gün Yunanistan’ın kişi başına düşen milli geliri 17500 doların üstünde Türkiye’nin ise 5000 doların altında altındadır. Daha yakın bir geçmişten örnekler vermek gerekirse 1980 yılında kişi başına düşen milli geliri 2200 dolar olan Irlanda’nın günümüzdeki geliri 12000 dolardır.Görüldüğü gibi son elli senedir sağ partilerin uyguladıkları yanlış politikalar ülkemizi zenginleştirmemiş fakirleştirmiştir. Türkiye geçen bu elli sene içinde ne Menderesin dediği gibi ne ‘küçük Amerika’ nede ne Demirel’in dediği gibi ‘büyük Türkiye’olmuş nede Özal’ın dediği gibi‘Nurlu ufuklara’ varabilmiştir. Geniş halk kesimleri bu masallar ile hep uyutulmuştur ve uyutulmaya da devam edilmektedir.İçinden ve dışından kaynaklanan nedenlerle soluğu kesilmiş ATATÜRKÇÜLERİN görevi, ülkemizin içine düştüğü fakirlik ve güçsüzlük sarmalının kendi seçtikleri siyasetçiler tarafından yaratıldığını halka anlatabilmektir.
AR-GE (araştırma-geliştirme) AB (Avrupa Birliği) ortalamasının nispeten altında olan Finlandiya 2000 senesinde AR-GE’ye 4223 milyar Euro,İspanya 6276 milyar-Euro,Yunanistan ve Portekiz 0.8 milyar-Euro aktarmıştır.Aynı ülkelerin AR-GE’ye ayırdıkları fonlardaki artış hızları 1995 itibari ile İspanyada %6,7 ,Finlandiya da %13,5 Yunanistan da %12 Portekiz de %11,4 olmuştur.Türkiye Üniversite,bilim ve teknoloji sistemine yandaşlık gözlüklerini çıkarıp bu gözlüklerle bakmadığı sürece ülkemizin için sürdürülebilir kalkınma söz konusu olamaz. Bilim benim cahilim senin cahilinden daha iyidir politikası ile yönetilmeyecek kadar ciddi bir iştir.Türkiye kimin rektör olacağını değil,hangi bilim insanının uluslararası saygın dergilerde etki değeri ve atıf sayısı yüksek makale yayınladığını değerlendirmek zorundadır. Bilimsel çevrelerde hiç bir saygınlığı olmayan uluslararası literatüre hiç bir katgı yapmamış sanal akademisyenleri bilimsel kuruluşlarımızın başına atayarak ülkeyi kalkındırmak olanaklı değildir.
Son günlerde nasıl siyasetin ekonomiye müdahalesi ekonomik gelişmeyi önler tezi toplum kesimlerince büyük bir kabul görüyorsa, yakın bir gelecekte siyasetin bilme müdahalesi bilimsel ve teknolojik gelişmeyi önler tezi de kabul görecektir.Ülkemizde bilimsel yönetim kadrolarını bilimsel kariyerden çok siyasi ilişkilerin belirleyeceği bir dönemin başlayacağı şeklinde şüpheler vardır.Yurt dışında adı sanı duyulmamış marjinal üniversitelerde önemsiz konularda doktora yapıp yayınladıkları sınırlı sayıdaki makale ile sadece marjinal bir bilimsel değer üretebilen kişiler kendilerini belli bir siyasi görüşe endeksleyerek yakın geçmişte üniversite yönetimlerin en üst kademelerine yükselebilmişlerdir. Bir çok değerli öğretim üyesini sakıncalı görerek üniversitelerden uzaklaştıran bu mantık siyaset tarafından ödüllendirilmiştir Şimdi ise,sıra bizde anlayışı ile bir başka gurup kendilerini bir başka siyasi eğilime endeksleyerek yönetim kadrolarını doldurma hevesindedir.Çok derin olan üniversite problemini,bir siyasi malzeme haline gelen baş örtüsüne veya imam hatip liselerinin üniversitelere girme problemine indirgeyen yaklaşımlardan Türk toplumuna bir yarar gelmeyecektir. Bu yanlış gidişatın faturasını gençler, günümüzde olduğu gibi gelecekte de işsiz kalarak ödeyeceklerdir.Kendileri gibi düşünmeyenler ile sürekli çekişme halinde bulunan bu donanımsız mantık ile Einstein veya Chagal’ı ABD’ye göçe zorlayan mantık arasında hiç bir fark yoktur. Üniversitelerimiz ve toplum bu çağdışı ilkel gerici düşüncelerin egemenliğinden, geçmişte olduğu gibi,mutlaka kurtulacaktır.
Nazi işgalinden kurtuluşlarında ABD’nin üstlendiği rol, harabeye dönmüş yaşlı kıtanın yeniden yapılanma sürecinde de etkin bir şekilde devam etmiştir. Savaşın sona ermesinden hemen sonra Marshal yardımı olarak bilinen proje uygulamaya konularak, Avrupa yeniden normal ekonomik ve politik ilişkilerin sürdürülebileceği ülkeler toplumun haline getirilmeye çalışılmıştır.İkinci Dünya savaşından zarar görmüş ülkeler, Türkiye de dahil Marshal yardımından maddi destek elde etmişlerdir.Ülkemiz,1950-1960 yılları arasında bu yardımından sağladığı desteği kendi öz kaynaklarına ekleyerek, bilim ve teknoloji sistemine aktarmak yerine, sürdürülebilir bir ekonomik düzeni hedeflemeyen popülist yatırımlara yöneltmiştir. Plan değil pilav istiyoruz gibi ucuz sloganlar, şimdi ülkeyi pilavsızda bırakmıştır. Buna karşın Avrupa,bu yardımdan sağladığı desteği bilimsel teknolojik birikimi ile birlikte akıllı ve planlı bir şekilde bilim ve teknoloji sistemine aktararak bugünkü refah düzeyine çıkmayı başarmıştır.Türkiye elinde kritik değerde bilimsel birikim olmasına rağmen bu şansını iyi kullanamamıştır. Aradan 60 sene geçmesine rağmen tarih bilincine ve aydınlanma kültürüne sahip olmayan siyasetçiler bilme işe yaramayan bir elit kültürü olarak bakmaya devam etmektedirler. Yarım asırı aşkın bir süredir ülkemizi yönetenlerin ATATÜRK devrimleri ile hayata geçirilmeye çalışılan bilme ve teknolojiye dayalı kalkınma modelini anlayamamaları,politik ve ekonomik olarak güçsüz bilim ve teknoloji üretmeyen bir Türkiye yaratmıştır.
Nazilerin hemen hemen toplumun bütün kesimleri ile çatışması, bilimsel çevreleri de içine alacak kadar akıl dışı sınırları da zorlamıştır. Bu durumdan endişe duyan pek çok bilim insanı ve sanatçı ABD ve Türkiye’ ye göçmen olarak sığınmışlardır. Almanya’dan ülkemize göç eden bu değerli insanlar üniversitelerimizin akademik yaşamına uluslararası kalite ve üstün bilimsel standart getirmişlerdir.Avrupa yanmış yıkılmış bir durumda iken İstanbul Üniversitesinde zamanının en ileri bilimsel çalışmaları yapılıyordu. Yukarıda sözünü ettiğimiz ve ülke siyasetinin yeterince önem vermediği birikim budur.Aynı göç daha kapsamlı boyutlarda Amerika kıtasında da yaşanmıştır.Yirminci yüzyılın en önemli kişisi seçilen ünlü teorik fizikçi Einstein nazi baskısından kaçıp ABD ‘ye göç eden bilim insanlarından sadece bir tanesidir. Atatürk’ün Einstein’ı sıkıntılı günlerinde Türkiye’ye davet ettiği basınımızda yer almıştır. Savaş öncesi Avrupa biliminden geri olan ABD biliminin savaş sonrası hızlı gelişimi siyasetin ve toplumun bilgili insana verdiği önemin bir sunucudur.Bu önem ABD’yi Dünyanın bir numaralı gücü haline getirmiştir. ABD bunu değerlendirebilmiş;Türkiye ise bilim ve teknolojiye uzaktan bakmış, bakmaya da devam etmektedir
İkinci Dünya savaşı içinde ciddi sayıda beyin göçü alan ülkemiz savaş sonrası yıllarda bilim teknoloji alanında önemli bir gelişme gösterememiştir. Üniversitelerimiz kendi dışından kaynaklanan nedenlere hep mahkum edilmişlerdir. Siyaset adamlarımız bilimi siyasi rakip kuruluşlar gibi algılamışlar, zaman zaman da 147 ler olayında olduğu gibi bir çok değerli öğretim üyesini üniversitelerden hiç bir neden göstermeden uzaklaştırıvermişlerdir.Maalesef 1933 de Atatürk’ün başlattığı üniversite reform hareketi bilme karşı takınılan tavır nedeni ile sürdürülememiştir. Yakın geçmişte yaşadığımız askeri yönetim ise,gericilik yerine akıl ve çağ dışı gerekçelerle üniversitelerimizi ve sol aydınları hedef almıştır. Elindeki tebeşir kafasındaki bilgiden başka bir silahı olmayan masum akademisyenlere, ülkenin şimdiye kadar siyasetçiler tarafından çözülenemiyen problemleri fatura edilmiştir. Öğrenciler arasındaki ideolojik çatışmaların nedeni olarak siyasetçilerin oynadığı rolü görmemezlikten gelip öğretim üyelerini suçlamışlardır.Bu yönetim mantığının mirası olan YÖK,ülkemizin en heyecanlı tartışmalarına konu olmuştur. Bu gün ise siyasetin mantığı üniversitelerimiz ve bilimsel kuruluşlarımızdan, Atatürk ilkelerinin intikamını almayı hedefleyen bir çizgide bulunmaktadır. Bilimsel değerleri ölçemeyecek ve onun ülke kalkınmasındaki fonksiyonunu anlayamayacak kadar ilkeldir. Bu ilkellik dış güçler tarafından demokratikleşme görünümü altında desteklenmektedir. AB,bilim ve teknolojide gelişmiş bir Türkiye’yi değil bilim ve teknolojiyi tüketen bir Türkiye’yi tercih etmektedir.Bu amaca hizmet etmeye razı fırsatçı taşeronlarını her zaman güçlü kılmayı tercih etmektedir.
Komşumuz Yunanistan’ın 1950 yılında kişi başına düşen milli geliri 100 doların altında iken Türkiye’nin kişi başına düşen milli geliri 200 dolar civarında bulunuyordu. Bu gün Yunanistan’ın kişi başına düşen milli geliri 17500 doların üstünde Türkiye’nin ise 5000 doların altında altındadır. Daha yakın bir geçmişten örnekler vermek gerekirse 1980 yılında kişi başına düşen milli geliri 2200 dolar olan Irlanda’nın günümüzdeki geliri 12000 dolardır.Görüldüğü gibi son elli senedir sağ partilerin uyguladıkları yanlış politikalar ülkemizi zenginleştirmemiş fakirleştirmiştir. Türkiye geçen bu elli sene içinde ne Menderesin dediği gibi ne ‘küçük Amerika’ nede ne Demirel’in dediği gibi ‘büyük Türkiye’olmuş nede Özal’ın dediği gibi‘Nurlu ufuklara’ varabilmiştir. Geniş halk kesimleri bu masallar ile hep uyutulmuştur ve uyutulmaya da devam edilmektedir.İçinden ve dışından kaynaklanan nedenlerle soluğu kesilmiş ATATÜRKÇÜLERİN görevi, ülkemizin içine düştüğü fakirlik ve güçsüzlük sarmalının kendi seçtikleri siyasetçiler tarafından yaratıldığını halka anlatabilmektir.
AR-GE (araştırma-geliştirme) AB (Avrupa Birliği) ortalamasının nispeten altında olan Finlandiya 2000 senesinde AR-GE’ye 4223 milyar Euro,İspanya 6276 milyar-Euro,Yunanistan ve Portekiz 0.8 milyar-Euro aktarmıştır.Aynı ülkelerin AR-GE’ye ayırdıkları fonlardaki artış hızları 1995 itibari ile İspanyada %6,7 ,Finlandiya da %13,5 Yunanistan da %12 Portekiz de %11,4 olmuştur.Türkiye Üniversite,bilim ve teknoloji sistemine yandaşlık gözlüklerini çıkarıp bu gözlüklerle bakmadığı sürece ülkemizin için sürdürülebilir kalkınma söz konusu olamaz. Bilim benim cahilim senin cahilinden daha iyidir politikası ile yönetilmeyecek kadar ciddi bir iştir.Türkiye kimin rektör olacağını değil,hangi bilim insanının uluslararası saygın dergilerde etki değeri ve atıf sayısı yüksek makale yayınladığını değerlendirmek zorundadır. Bilimsel çevrelerde hiç bir saygınlığı olmayan uluslararası literatüre hiç bir katgı yapmamış sanal akademisyenleri bilimsel kuruluşlarımızın başına atayarak ülkeyi kalkındırmak olanaklı değildir.
Son günlerde nasıl siyasetin ekonomiye müdahalesi ekonomik gelişmeyi önler tezi toplum kesimlerince büyük bir kabul görüyorsa, yakın bir gelecekte siyasetin bilme müdahalesi bilimsel ve teknolojik gelişmeyi önler tezi de kabul görecektir.Ülkemizde bilimsel yönetim kadrolarını bilimsel kariyerden çok siyasi ilişkilerin belirleyeceği bir dönemin başlayacağı şeklinde şüpheler vardır.Yurt dışında adı sanı duyulmamış marjinal üniversitelerde önemsiz konularda doktora yapıp yayınladıkları sınırlı sayıdaki makale ile sadece marjinal bir bilimsel değer üretebilen kişiler kendilerini belli bir siyasi görüşe endeksleyerek yakın geçmişte üniversite yönetimlerin en üst kademelerine yükselebilmişlerdir. Bir çok değerli öğretim üyesini sakıncalı görerek üniversitelerden uzaklaştıran bu mantık siyaset tarafından ödüllendirilmiştir Şimdi ise,sıra bizde anlayışı ile bir başka gurup kendilerini bir başka siyasi eğilime endeksleyerek yönetim kadrolarını doldurma hevesindedir.Çok derin olan üniversite problemini,bir siyasi malzeme haline gelen baş örtüsüne veya imam hatip liselerinin üniversitelere girme problemine indirgeyen yaklaşımlardan Türk toplumuna bir yarar gelmeyecektir. Bu yanlış gidişatın faturasını gençler, günümüzde olduğu gibi gelecekte de işsiz kalarak ödeyeceklerdir.Kendileri gibi düşünmeyenler ile sürekli çekişme halinde bulunan bu donanımsız mantık ile Einstein veya Chagal’ı ABD’ye göçe zorlayan mantık arasında hiç bir fark yoktur. Üniversitelerimiz ve toplum bu çağdışı ilkel gerici düşüncelerin egemenliğinden, geçmişte olduğu gibi,mutlaka kurtulacaktır.
İnsana çip taktılar
ABD`de bir şirket, iki çalışanının koluna mikroçip "nakli" yaptırdı. Kollarından fırlayan antenlerle şirket içinde kapıları açabilen, ama aynı zamanda patronları tarafından her yerde izlenebilecek olan çalışanlar şikayetçi değil. Fakat sivil toplum örgütleri, "BBG toplumu oluyoruz" diye tepki gösteriyorlar.
GÜVENLİK ve izleme ekipmanları satan Citywatcher.com şirketi, geçen yıl iki çalışanın kol derisinin altına, küçük cam kaplı mikroçipler naklettirdi. Küçük antenleri kol derisinden çıkan ve çalışanlara birer "robot-insan" görünümü veren çiplerin varlığı o dönemde çok ses getirmedi.RFID (Radyo Frekansından Kimliklendirme) teknolojisini kullanan çipler, iki pirinç tanesi boyunda ve bir kürdan kalınlığında. Çipler sayesinde iki şirket görevlisi, çalınma riski olan elektronik anahtarlar taşımadan, şirketin kasalarına girebiliyor. Kasalarda, iş yapılan polis merkezleriyle ilgili veriler ve görüntüler tutuluyor. Kasa kapısına gelen görevli, kolunu okuyucuya gösterip kapıyı açabiliyor.
ÖZEL HAYAT BİTERUygulamanın geçtiğimiz günlerde Amerikan basınına yansımasıyla birlikte tepkiler gelmeye başladı. Cincinnati şehrinde bulunan şirketin yöneticisi Sean Darks, "Çok önemli bilgileri, çok karmaşık tekniklerle koruyoruz" diyerek uygulamayı savunsa da, insan hakları kuruluşları giderek her insana belki de doğuştan takılmaya başlayacak olan bu çiplerin özel hayatı bitireceği görüşünde.Bardağın dolu kısmını görmeyi tercih eden diğer uzmanlara göre ise bu çipler, askeri ve nükleer tesislerin korunmasının dışında çok önemli faydalar sağlayacak. Örneğin kaybolan Alzheimer hastalarının nerede olduğu ve aslında kim olduğu kolayca bulunabilecek. Bir gün belki tecavüzden hüküm giyen kişilere ve hatta yasadışı göçmenlere de bu çipten takılacak.
GÜVENLİK ve izleme ekipmanları satan Citywatcher.com şirketi, geçen yıl iki çalışanın kol derisinin altına, küçük cam kaplı mikroçipler naklettirdi. Küçük antenleri kol derisinden çıkan ve çalışanlara birer "robot-insan" görünümü veren çiplerin varlığı o dönemde çok ses getirmedi.RFID (Radyo Frekansından Kimliklendirme) teknolojisini kullanan çipler, iki pirinç tanesi boyunda ve bir kürdan kalınlığında. Çipler sayesinde iki şirket görevlisi, çalınma riski olan elektronik anahtarlar taşımadan, şirketin kasalarına girebiliyor. Kasalarda, iş yapılan polis merkezleriyle ilgili veriler ve görüntüler tutuluyor. Kasa kapısına gelen görevli, kolunu okuyucuya gösterip kapıyı açabiliyor.
ÖZEL HAYAT BİTERUygulamanın geçtiğimiz günlerde Amerikan basınına yansımasıyla birlikte tepkiler gelmeye başladı. Cincinnati şehrinde bulunan şirketin yöneticisi Sean Darks, "Çok önemli bilgileri, çok karmaşık tekniklerle koruyoruz" diyerek uygulamayı savunsa da, insan hakları kuruluşları giderek her insana belki de doğuştan takılmaya başlayacak olan bu çiplerin özel hayatı bitireceği görüşünde.Bardağın dolu kısmını görmeyi tercih eden diğer uzmanlara göre ise bu çipler, askeri ve nükleer tesislerin korunmasının dışında çok önemli faydalar sağlayacak. Örneğin kaybolan Alzheimer hastalarının nerede olduğu ve aslında kim olduğu kolayca bulunabilecek. Bir gün belki tecavüzden hüküm giyen kişilere ve hatta yasadışı göçmenlere de bu çipten takılacak.
MacBook Pro`lar güncellendi
Yeni MacBook Pro`larda Intel Core 2 Duo işlemciler, 4GB`a kadar bellek arttırımı imkanı, daha yüksek grafik performansı ve daha yeşil bir dünya için civa içermeyen LED ekranlar bulunuyor.
Apple, MacBook Pro taşınabilir bilgisayarlarını en yeni Intel Core 2 duo işlemcilerle güncelledi. MacBook Pro`ların belleği artık 4GB`a kadar arttırılabiliyor. MacBook Pro`lar, 1 inç kalınlığında alüminyumdan yapılmış, hafif ve etkileyici bir yüzeye ve hızlı grafik işlemcilere sahip. Civa içermeyen, güç tasarrufu sağlayan arkadan aydınlatmalı LED ekran bulan 15 inçlik modelleri ve isteğe bağlı yüksek çözünürlükte ekrana sahip 17 inçlik modeliyle yeni MacBook Pro`lar satışa sunuldu.
Bütün modeller, video konferans için dahili iSight video kameraya ve herhangi bir zorlama söz konusu olduğunda güvenli şekilde bağlantıyı kesen Apple`ın MagSafe Güç Adaptörüne sahip. Bunun yanında 802.11g`ye göre 5 kata kadar performans ve 2 kata varan oranda menzil sağlayan dahili 802.11n kablosuz bağlantı içeriyor.
Apple`ın dünya çapındaki ürün pazarlamasından sorumlu olan üst düzey başkan yardımcısı Philip Schiller ürün ile ilgili olarak "Mac Book Pro, çift çekirdekli Intel Core işlemci performansı, daha fazla bellek ve teknolojik açıdan en ileri düzeydeki grafik kartı sayesinde, kreatif ve profesyonel kullanıcılar için adeta taşınabilir bir güç kaynağı. Ayrıca Apple, dahili 802.11g ve MagSafe Güç bağdaştırıcı gibi özelliklerle yeni fikirler ortaya koyarak sektöre yön verirken şimdi de ekranlarda civa kullanımını tamamen kaldırarak endüstrinin ilk 15 inç`lik arkadan aydınlatmalı LED ekranını üreterek önemli bir adım atıyor." dedi.
MacBook Pro`ların tüm modelleri, 4 MB paylaşımlı L2 ön bellek, 800 MHz veri yolu ve 2GB 667 MHz DDR2 SDRAM bellek ile Core Duo işlemcili orijinal MacBook Pro`dan yüzde 50 daha hızlı olarak Final Cut Pro 6 ve Logic Pro 7 gibi profesyonel uygulamaları çalıştırabiliyor. Ayrıca her MacBook Pro`da bulunan, animasyon için daha gerçekçi grafikler sunan, gelişmiş NVIDIA GeForce 8600M GT grafik kartları Core Duo işlemcili orijinal MacBook Pro`lardan yüzde elli daha fazla hız sunuyor.
MacBook Pro`nun hafif bir alüminyum kasası sadece 1 inç kalınlığında ve 3 modeli bulunuyor. 2.2 GHz ve 2.4 GHz 15inç`lik MacBook Pro ve 2.4 GHz 17inç`lik MacBook Pro. Güç tasarrufu sağlayan yeni arkadan aydınlatmalı LED ekrana sahip olan yeni 15inç`lik MacBook Pro modelleri, ürünlerinde civa kullanımını ortadan kaldırmak isteyen Apple`ın, arkadan aydınlatmalı LED ekranlara geçen ilk taşınabilir bilgisayarlardır. 17 inç`lik model ise standart 1680x1050 çözünürlüğe sahip ekrandan, yüzde 30 daha fazla ekran çözünürlüğü sağlayarak, 1920x1200 yüksek çözünürlüğe sahip yeni bir isteğe bağlı ekran sunmaktadır.
Bunların yanısıra her MacBook Pro, yüksek hızda ağ bağlantısı için dahili 10/100/1000 BASE-T Gigabit Ethernet, Bluetooth 2.0+EDR, birer adet FireWire 800 ve FireWire 400 kapısı, arkadan aydınlatmalı klavye, ExpressCard/34 genişleme kartı yuvası ve 30 inç Apple Cinema HD ekrana bağlamak için DVI video çıkışına sahiptir.
MacBook Pro ile birlikte, Apple`ın iPhoto, iMovie HD, iDVD, GarageBand ve iWeb programlarından oluşan ödüllü dijital yaşam paketi iLife`06; ve ayrıca Safari, Mail, iCal, iChat AV, Front Row ve Photo Booth programlarını da içeren dünyanın en gelişmiş işletim sistemi Mac OS X`in en son sürümü olan 10.4.9 Tiger gelmektedir.
Apple, MacBook Pro taşınabilir bilgisayarlarını en yeni Intel Core 2 duo işlemcilerle güncelledi. MacBook Pro`ların belleği artık 4GB`a kadar arttırılabiliyor. MacBook Pro`lar, 1 inç kalınlığında alüminyumdan yapılmış, hafif ve etkileyici bir yüzeye ve hızlı grafik işlemcilere sahip. Civa içermeyen, güç tasarrufu sağlayan arkadan aydınlatmalı LED ekran bulan 15 inçlik modelleri ve isteğe bağlı yüksek çözünürlükte ekrana sahip 17 inçlik modeliyle yeni MacBook Pro`lar satışa sunuldu.
Bütün modeller, video konferans için dahili iSight video kameraya ve herhangi bir zorlama söz konusu olduğunda güvenli şekilde bağlantıyı kesen Apple`ın MagSafe Güç Adaptörüne sahip. Bunun yanında 802.11g`ye göre 5 kata kadar performans ve 2 kata varan oranda menzil sağlayan dahili 802.11n kablosuz bağlantı içeriyor.
Apple`ın dünya çapındaki ürün pazarlamasından sorumlu olan üst düzey başkan yardımcısı Philip Schiller ürün ile ilgili olarak "Mac Book Pro, çift çekirdekli Intel Core işlemci performansı, daha fazla bellek ve teknolojik açıdan en ileri düzeydeki grafik kartı sayesinde, kreatif ve profesyonel kullanıcılar için adeta taşınabilir bir güç kaynağı. Ayrıca Apple, dahili 802.11g ve MagSafe Güç bağdaştırıcı gibi özelliklerle yeni fikirler ortaya koyarak sektöre yön verirken şimdi de ekranlarda civa kullanımını tamamen kaldırarak endüstrinin ilk 15 inç`lik arkadan aydınlatmalı LED ekranını üreterek önemli bir adım atıyor." dedi.
MacBook Pro`ların tüm modelleri, 4 MB paylaşımlı L2 ön bellek, 800 MHz veri yolu ve 2GB 667 MHz DDR2 SDRAM bellek ile Core Duo işlemcili orijinal MacBook Pro`dan yüzde 50 daha hızlı olarak Final Cut Pro 6 ve Logic Pro 7 gibi profesyonel uygulamaları çalıştırabiliyor. Ayrıca her MacBook Pro`da bulunan, animasyon için daha gerçekçi grafikler sunan, gelişmiş NVIDIA GeForce 8600M GT grafik kartları Core Duo işlemcili orijinal MacBook Pro`lardan yüzde elli daha fazla hız sunuyor.
MacBook Pro`nun hafif bir alüminyum kasası sadece 1 inç kalınlığında ve 3 modeli bulunuyor. 2.2 GHz ve 2.4 GHz 15inç`lik MacBook Pro ve 2.4 GHz 17inç`lik MacBook Pro. Güç tasarrufu sağlayan yeni arkadan aydınlatmalı LED ekrana sahip olan yeni 15inç`lik MacBook Pro modelleri, ürünlerinde civa kullanımını ortadan kaldırmak isteyen Apple`ın, arkadan aydınlatmalı LED ekranlara geçen ilk taşınabilir bilgisayarlardır. 17 inç`lik model ise standart 1680x1050 çözünürlüğe sahip ekrandan, yüzde 30 daha fazla ekran çözünürlüğü sağlayarak, 1920x1200 yüksek çözünürlüğe sahip yeni bir isteğe bağlı ekran sunmaktadır.
Bunların yanısıra her MacBook Pro, yüksek hızda ağ bağlantısı için dahili 10/100/1000 BASE-T Gigabit Ethernet, Bluetooth 2.0+EDR, birer adet FireWire 800 ve FireWire 400 kapısı, arkadan aydınlatmalı klavye, ExpressCard/34 genişleme kartı yuvası ve 30 inç Apple Cinema HD ekrana bağlamak için DVI video çıkışına sahiptir.
MacBook Pro ile birlikte, Apple`ın iPhoto, iMovie HD, iDVD, GarageBand ve iWeb programlarından oluşan ödüllü dijital yaşam paketi iLife`06; ve ayrıca Safari, Mail, iCal, iChat AV, Front Row ve Photo Booth programlarını da içeren dünyanın en gelişmiş işletim sistemi Mac OS X`in en son sürümü olan 10.4.9 Tiger gelmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)